YA KABID
YA CELİL
YA MUİZZ
YA MUKADDİM
YA VEHHAB
YA HAFID
YA MÜTEAL
YA VEDUD
YA AZİZ
YA MUCİB Zikirleri çekilir.
29 Ağustos 2019 Perşembe
17 Ağustos 2019 Cumartesi
Cablisa ve Cablika Kavimleri Varmıdır?
Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz dedi ki."Cablısa ve Cablıka iki şehristandır. Biri meşrikte ve biri mağriptedir. Meşrikte olan şehre Cablıka derler. Yeşil Zümrütten inşa edilmiştir ve ikisi de Kaf dağına ulaşmıştır.
Her şehrin eni ve uzunluğu 2000 fersenktir. (Bir fersenk..6232,2 m.ye eşittir.)"
Bu cevabı Resulüllah söyleyince yahudi bilginleri, önlerine Tevrat koyup karşılaştırma yapıyorlardı ki onların sözüne uygun mu söylüyor yoksa muhalif mi görüyorlar.
Ali b.Ebu Talip (R.A) mecliste hazır idi. Dedi ki: "Ya Resulallah, bu dediğiniz şehirler bizim bulunduğumuz cihan içindemidir?" Hz.Resul dedi ki; "O şehirler karanlık içindedir, Kaf dağına ulaşıktır." Hz.Ali dedi ki:"Her şehirde ne kadar halk vardır." Resullah ; "Her şehrin kalesinin bin derbendi vardır. Her derbendini gecede biner kişi bekler. Ve o bin kişiye bir yıl içinde yıl tamam oluncaya kadar bir daha sıra gelmez." dedi. Hz Ali dedi: "Ya Resulallah,Bu kaleyi ne için beklerler?" Hz Resul buyurdu: "Onun için beklerler ki o tarafta çok halk vardır, onlarla bu Cablısa ve Cablıka halkı arasında düşmanlık vardır, gece gündüz birbirleriyle cenkleri eksik değildir. Nöbet tuttuklarının sebebi budur." Sonra Hz.Ali(R.A) "Ya Resullah dedi. Bu Cablısa ve Cablıka halkı Adem oğullarındanmıdır?" Resullah buyurdu : "Onlar dünyada adam olduğunu bilmezler." Hz.Ali "Şeytan onlara yol bulmaz mı" dedi. Resul aleyhisselam buyurdu : "Onlar Şeytanı da bilmezler." Hz.Ali: "Ya Resulallah, Bu Ay,Güneş ve yıldızlar onların üzerine doğmaz mı?" Resulüllah:" Onlar hak Teala'nin Ay, Güneş ve yıldızları yarattığını da bilmezler." Ali (R.A) "Bu cihanı nasıl görürler?" dedi. Resul (S.A.V) buyurdu: "Onların aydınlığı kaf dağının şulesindendir. Onların taşları ve duvarları nur gibi şule verir." Hz.Ali "Ya Resulallah, onlar Ne yer, ne içerler?" Resulüllah buyurdu: "Hiç bir nesne yiyip içmezler." Ali (R.A) dedi:"Ne giyerler?" Resülallah buyurdu: "Onların bedeni don istemez." Ali (R.A) dedi."Meleklermidir?" Peygamber (S.A.V) "Melek değillerdir.Ama taatları(boyun eğme, emre uyma itaat) melek gibidir." Ali (R.A) "Onlardan zürriyet(evlat,çocuklar) gelir mi?" dedi. Resulüllah "Onların cümlesi erkektir, aralarında dişi yoktur." Ali (R.A) "Onların dini ne dindir.Onlar cennetlikmidir yoksa cehennemlikmidir?" Hz. Resul buyurdu: "Onlar cennet ehlidir, İslam dini üzeredirler. Mi'rac gecesi Cebrail aleyhisselam beni o tarafa iletti. Ben onlara İslam'ı arz ettim. Müslüman oldular. Allah Telala ve bana iman ettiler. Ben de onlardan birisine İslam'in şartlarını öğrettim, o kişiyi onların üzerine halife diktim. Ondan sonra Cebrail beni Faris ve Fid'i tarafına ve Yecüc Mecüc iklimine ve Münsel ve Bakil ve Naris kavmine iletti. Onlara İslamı arzettim, kabul etmediler. Cümlesi kafirlerdir." Ondan sonra Hz.Ali "Bizim halkımızdan onlara hiç kimse varabilir mi?" dedi. Resullah buyurdu: "Yok onlara varmaya hiç kimsenin takati yetişmez. Zira dört ay karanlıkta gidilir. Amma Ad kavminden üç kişi Hz. Hud peygambere iman getirmişlerdi. Onlar Ad'dan kaçtılar ve o şehristana yerleştiler. " dedi.
O yahudi alimleri bu sözleri işitince "Gerçek diyosun, biz de Tevrat'ta böyle bulduk. O Ad'den kaçan 3 kişi o Cablıka ve Cablısa yerine gittiler. Fid halkından korktuklarından çıkıp gidemediler. Zira onlardan o kavimin kuvveti ziyade idi. Sonunda o şehirde fevt olup kaldılar." dediler.
Her şehrin eni ve uzunluğu 2000 fersenktir. (Bir fersenk..6232,2 m.ye eşittir.)"
Bu cevabı Resulüllah söyleyince yahudi bilginleri, önlerine Tevrat koyup karşılaştırma yapıyorlardı ki onların sözüne uygun mu söylüyor yoksa muhalif mi görüyorlar.
Ali b.Ebu Talip (R.A) mecliste hazır idi. Dedi ki: "Ya Resulallah, bu dediğiniz şehirler bizim bulunduğumuz cihan içindemidir?" Hz.Resul dedi ki; "O şehirler karanlık içindedir, Kaf dağına ulaşıktır." Hz.Ali dedi ki:"Her şehirde ne kadar halk vardır." Resullah ; "Her şehrin kalesinin bin derbendi vardır. Her derbendini gecede biner kişi bekler. Ve o bin kişiye bir yıl içinde yıl tamam oluncaya kadar bir daha sıra gelmez." dedi. Hz Ali dedi: "Ya Resulallah,Bu kaleyi ne için beklerler?" Hz Resul buyurdu: "Onun için beklerler ki o tarafta çok halk vardır, onlarla bu Cablısa ve Cablıka halkı arasında düşmanlık vardır, gece gündüz birbirleriyle cenkleri eksik değildir. Nöbet tuttuklarının sebebi budur." Sonra Hz.Ali(R.A) "Ya Resullah dedi. Bu Cablısa ve Cablıka halkı Adem oğullarındanmıdır?" Resullah buyurdu : "Onlar dünyada adam olduğunu bilmezler." Hz.Ali "Şeytan onlara yol bulmaz mı" dedi. Resul aleyhisselam buyurdu : "Onlar Şeytanı da bilmezler." Hz.Ali: "Ya Resulallah, Bu Ay,Güneş ve yıldızlar onların üzerine doğmaz mı?" Resulüllah:" Onlar hak Teala'nin Ay, Güneş ve yıldızları yarattığını da bilmezler." Ali (R.A) "Bu cihanı nasıl görürler?" dedi. Resul (S.A.V) buyurdu: "Onların aydınlığı kaf dağının şulesindendir. Onların taşları ve duvarları nur gibi şule verir." Hz.Ali "Ya Resulallah, onlar Ne yer, ne içerler?" Resulüllah buyurdu: "Hiç bir nesne yiyip içmezler." Ali (R.A) dedi:"Ne giyerler?" Resülallah buyurdu: "Onların bedeni don istemez." Ali (R.A) dedi."Meleklermidir?" Peygamber (S.A.V) "Melek değillerdir.Ama taatları(boyun eğme, emre uyma itaat) melek gibidir." Ali (R.A) "Onlardan zürriyet(evlat,çocuklar) gelir mi?" dedi. Resulüllah "Onların cümlesi erkektir, aralarında dişi yoktur." Ali (R.A) "Onların dini ne dindir.Onlar cennetlikmidir yoksa cehennemlikmidir?" Hz. Resul buyurdu: "Onlar cennet ehlidir, İslam dini üzeredirler. Mi'rac gecesi Cebrail aleyhisselam beni o tarafa iletti. Ben onlara İslam'ı arz ettim. Müslüman oldular. Allah Telala ve bana iman ettiler. Ben de onlardan birisine İslam'in şartlarını öğrettim, o kişiyi onların üzerine halife diktim. Ondan sonra Cebrail beni Faris ve Fid'i tarafına ve Yecüc Mecüc iklimine ve Münsel ve Bakil ve Naris kavmine iletti. Onlara İslamı arzettim, kabul etmediler. Cümlesi kafirlerdir." Ondan sonra Hz.Ali "Bizim halkımızdan onlara hiç kimse varabilir mi?" dedi. Resullah buyurdu: "Yok onlara varmaya hiç kimsenin takati yetişmez. Zira dört ay karanlıkta gidilir. Amma Ad kavminden üç kişi Hz. Hud peygambere iman getirmişlerdi. Onlar Ad'dan kaçtılar ve o şehristana yerleştiler. " dedi.
O yahudi alimleri bu sözleri işitince "Gerçek diyosun, biz de Tevrat'ta böyle bulduk. O Ad'den kaçan 3 kişi o Cablıka ve Cablısa yerine gittiler. Fid halkından korktuklarından çıkıp gidemediler. Zira onlardan o kavimin kuvveti ziyade idi. Sonunda o şehirde fevt olup kaldılar." dediler.
16 Ağustos 2019 Cuma
Cennet Hakkında - Marifetname
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Mârifetnâme adlı eserinde Cennetlerin sayılarını, isimlerini, vasıflarını ve içindeki nehirleri, ağaçları, binaları, çeşitli nimetlerini, huri ve gılmanı dört bölümde bildirir.
Birinci bölümde; cennetlerin isimlerini, vasıflarını ve içinde akan ırmakları meyvalı ağaçları, yüksek köşkleri ve güzel elbiseleri beyan eder.
Ey aziz! Tefsir ve hadîs âlimleri ittifakla şöyle bildirmişlerdir: Allahü Teâlâ Arş ve Kürsî altında yedi kat göklerin üstünde Arşı nuru ile birbirinden yüksek sekiz cennet yaratmıştır. En yükseği Allaü Teâlâ’nın görüleceği Adn Cennetidir.
Birinci Cennet beyaz inciden Dârü’l-Celâl’dir.
İkinci Cennet kırmızı yakuttan Dârü’l-Selâm’dır.
Üçüncü Cennet yeşil zebercedden Cennetü’l-Me’vâ’dır.
Dördüncü Cennet sarı mercandan Cennetü’l-Huld’dur.
Beşinci Cennet beyaz gümüşten Cennetü’l-Na’im’dir.
Altıncı Cennet kırmızı altından Cennetü’l-Firdevs’dir.
Yedinci Cennet sarı miskten Cennetü’l-Karâr’dır.
Sekizinci Cennet el değmemiş inciden Cennetü’l-Adn’dir.
Adn Cenneti etrafı surlarla çevrili bir şehrin ortasında olan bir dağın üzerindeki iç kale gibi, bütün cennetlerin dahilinde ve ortasında olduğu için hepsinde yüksek ve şereflidir. Cennetlerdeki nehirlerin çoğunun kaynağı burasıdır. Sözünün eri olanların ve Kur’ân-ı Kerim’i ezberleyen hâfızların makamı ve Allahü Teâlâ’nın zâtının tecelli ettiği mahaldir.
Her Cennetin, uzunluğu ve genişliği yüz yıllık yol alan birer kapısı vardır. Her kapı iki kanatlıdır. Kanatlar yekpâre sarı altından yapılmış, üzerine çeşitli renklerdeki cevherlerle işlenmiş, binlerce nakışlarla süslenmiştir. Birinci Cennetin kapısı üzerinde “Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah” yazılıdır. Diğer kapıların üzerinde “Lâ ilâhe illâllah diyene azab etmem” ibaresi vardır.
Cennetlerin toprağı misk, taşı cevher, bitkisi renk renk çiçekler ve kırmızı zaferândır. Binaların bir kerpici altın, bir kerpici gümüş ve çamuru anberdir. Kasırları el değmemiş inciler, köşkleri sarı yakuttur. Kapıları mücevherden olan her kasrın önünden dört nehir akar. Bir âb-ı hayat (hayat suyu), biri hâlis süt, biri tertemiz şarap, biri de saf bal’dır. Nehirlerin etrafı meyvalı ağaçlarla dopdolu ve süslüdür. Cennetlerdeki ağaçların dalları kurumaz, yaprakları dökülüp çürümez, meyveleri tükenmez, daima yenmek için hazırdır.
Birbirinin içinde gittikçe yükselen sekiz cennette daha bir çok nehirler vardır. Biri Rahmet nehridir. Bütün cennetleri dolaşır suyu hepsinden saf, baldan tatlı kardan beyaz kumu inciden güzeldir. Cennet nehirlerinden biri de Kevser Irmağıdır. Hakk Teâlâ bu nehri Habib-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerine vermiştir. Nitekim Kevser suresi birinci ayet-i kerimesinde ona hitâb ederek: “Biz sana Kevser’i bağışladık” buyurmuştur. Kevser Irmağının genişliği üçyüz fersahtır. Kaynağı Arşın altında olup, Sidreden geçerek Firdevs Cennetine dökülür. Yaydan atılan ok gibi akarak sür’atle Firdevs’i A’lâyı ve altındaki cennetleri dolaşır. Rengi sütten beyaz, tadı şekerden tatlı, anberden daha güzel kokuludur. Ondan bir kere içen bir daha susamaz, hiçbir illet ve hastalık görmez, tadı damağından hiç gitmez. Birinci cennetin kapısı yanında kevser nehrinin kenarında renkli cevherlerden yapılmış, yıldızların sayısından daha çok kâseler vardır. Haşir günü bütün ümmetlerin toplanmasındanve Cehennem üzerindeki Sırât’ın geçilmesinden sonra Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Cennete girmeden önce ümmeti ile Kevser Irmağından içeceklerdir. Kevser Nehrinin dört bir yanında taze incilerden ve kırmızı yakuttan iç içe sıralanmış yüksek ağaçlar vardır. Bu ağaçların dalları çeşşitli seslerle nağmeler çıkarırlar. Dalların üzerinde cins cins kuşlar, çeşitli lisanlarla teşbih çekerler. Cennet nehirlerinin diğerleri Kâfûr Nehri, Tesnîm Nehri, Selsebil Nehri ve Rahîk-i mahtûm (mühürlü duru ve temiz şarap) Nehridir. Cennetler içinde bu nehirlerden başka akan binlerce nehirler ve etraflarında yüzbinlerce yüksek ağaçlar ve güzel meyvalar vardır.
Cennetteki mü’minler için sündüs (sündüs, parlak renkli, çiçekli, sim işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaştır.) ve istebrak (istebrak ise sırma işlemeli kaba kumaştır.) gibi kumaşlardan yapılmış binlerce kıymetli elbiseler, milyonlarca lezzetli yiyecek ve temiz içecekler vardır ki, sayısını ancak Hakk Teâlâ bilir. Cennetlerin eni, yâni cennetlerin sekiz surundan ikisinin arası yer ve göğün uzunluğu kadardır. Cennetin boyunu ise ancak Allahü Teâlâ bilir. Cennetlerin dereceleri, Kur’ân-ı Kerîm’in ayetlerinin sayısı olan altıbin altı yüz altmışaltı derecedir. Her iki derece arası da beşyüz yıllık yoldur. Cennet ehli, ezberlediği âyet-i kerime sayısınca dereceye kavuşur. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyen hâfızlar Cennet derecelerinin en yükseğine yâni Adn Cennetinin ortasına kavuşurlar.
İkinci bölümde; Cennetlerin çeşitli nimetlerini, içindeki hûri ve gılmanları ve Allahû Tealâ’yı görmeyi bildirir.
Ey aziz! Ehl-i tefsir ve ehl-i hadis ittifakla şöyle bildirmişleridir: Cennette bulunanların iştiha ettikleri nimetler, her durumda hemen önlerine gelir. Yüksek ağaçlardan sarkan meyveler, bir işaretle ellerine erişir. Çeşitli meyvelerle her an lezzetlenirler. İstedikleri yiyecek ve içecekleri hemen hazır bulurlar. Bu yemekleri yapmaya pişirmeye lüzum olmaz. Çünkü Cennette zahmet ve ateş yoktur. Cennet ağaçlarının en büyüğü, kökü Sidrede, dalları Cennet kasırlarından olan Tûbâ ağacıdır. Güneşin tepede bulunup ışıklarının bütün evlere girdiği gibi Tûbâ ağacının sayısız dalları da Cennet kasırlarına böylece girer. Meyvelerinden Cennet ehli lezzetlenir. Mü’minlere Cennette rengârenk döşemeli kasırlar, içinde de tahtlar üzerinde anber saçlı, hilâl kaşlı, kara gözlü, güneş yüzlü, tatlı sözlü, edâlı, nazlı, inci dişli, mercan dudaklı, gül yanaklı, servi boylu, güzel huylu, gülden taze ve gönül alıcı, pâkize hûri kızları vardır ki, Cennet ehlinin temiz hanımlarıdırlar. Her biri çeşitli renklerde ve hafif ölçülerde yetmiş kat elbise giymişlerdir. Her hûrinin taze teni cam gibi şeffaftır. Başlarına çeşitli renklerde ışık saçan taçlar koyup türlü cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerine yaslanıp mü’minleri beklerler. Karşılarında binlerce çocuk ve gılman saf saf olup onlara hizmet için ayakta dururlar. Cennete giren mü’minler ebedî olarak orada kalır, hiç çıkmazlar. Selâm ile tatlı konuşurlar ve boş sözlerle asla gönül yıkmazlar. Cennet ehli için ölüm ve ihtiyarlık yoktur. Elbiseleri eskimez. Gönülleri zengin, gözleri tokdur. Yiyip içerler, fakat ayakyoluna gitmezler. Yedikleri güzel bir ter olup gülsuyu gibi bedenlerinden çıkar. Cennetteki hûriler ve kadınlar hayz ve nifas görmezler, kötü huylardan uzak ve temizdirler. Cennet ehli her zaman emniyette, tedbir ve tedarikten geçmiş, endişe ve üzüntüden uzak, hastalıklardan selâmette sıhhat ve âfiyette devamlı, sürûr ve sâadette ebedi kalırlar.
Allah’ın hususi olarak mü’minler için tâyin ettiği melekler her bir hafta kadar zamanda bir kere mücevher eğerlerle süslü buraklar getirip Hak Teâlâ’nın selâm ve davetini tebliğ ve tebşir ederler. Mü’minlerde buraklara binip And Cenneti’ne çıkarlar. Hak Teâlâ’nın misafirhanesine varıp ikram ve izzetlerini görürler. Çeşitli nimetlerini yiyip selâm ve kelâmını işiterek kemâlde olan cemâlini baş göz ile müşahede ederler. O’nu görme lezzetinden mest olup, Cennet nimetlerini unuturlar. Sonra Hakk Teâlâ’nın bilgisi dahilinde yine kendi makamlarına dönerler. Bütün Cennetlerin bekçisi ve hâkimi bir mahbûb ve büyük melektir ki, şekli insan ismi Rıdvân’dır. Cennette gece gündüz olmaz. Bir an ışıksız kalınmaz. Çünkü Cennetlerin çatısı, Arş-ı Rahman’dır. Har zaman Arşın nuru orada parlar durur.
Üçüncü bölümde; Cennet nimetlerinin özünü ve devlete kavuşanı bildirir.
Ey aziz! Hakk Teâlâ hadîs-i kudside azametiyle buyurmuştur ki:
“Ey Âdemoğlu! Sen dünyaya ne kadar rağbet ve iltifat ediyorsun. O fânidir, nimetleri geçicidir, hayatı sınırlıdır. Gerçekten Bana itaat eden kullarım için sekiz Cennet hazırladım. Kapıları da sekiz tanedir. Her bir Cennette za’ferandan yetmiş bin bahçe vardır. Her bir bahçede inci ve mercandan yetmiş bin belde vardır. Her belde içinde kırmızı yakuttan yetmiş bin köşk vardır. Her dairede sarı altından yetmiş bin oda vardır. Her odanın içinde ipekli kumaştan yetmiş bin taht döşenmiştir. Her taht üzerinde bir hûri kızı ve her hûrinin önünde sarı altından bir sini vardır. Her sini de renkli cevherlerden yetmiş bin tabak, her tabakta ayrı bir yemek vardır. Her köşkün altından dört nehir akar. Biri su, biri süt, biri şarap, biri baldır. Her bir nehir kenarında yetmiş bin ağaç, her ağacın yetmiş bin çeşit meyvesi ve yetmiş bin ren yaprağı vardır. Her ağaç üzerinde rengârenk yetmiş bin cins kuş vardır. Her kuş Bana yetmiş bin çeşit ses ile teşbih eder. Ben itaatli kullarıma bunlardan başka her bir saatte gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin gönlüne gelmeyen yetmiş bin hediye bağışlarım. Cennetimde bulunanların elbiseleri yetmiş kat hülledir. Çok ince ve nazik olan bu elbiseler birbirlerine engel olmayıp altındaki elbiselerin renkleri ile karışıp görünürler. Cennetime girenler bir daha çıkmazlar, ölmezler, ihtiyarlamaz, üzülmez, korkmaz, ağlamaz, hastalanmazlar. Namaz kılmazlar, oruç tutmazlar, nifas görmezler. Helaya gitmez, ancak gülsuyu gibi ter dökerler. Benim rızam ve Cennetimi isteyen, dünyada aza kanaat edip, dünyanın fâni, geçici olan lezzetlerini terk etsin. Habibime uyarak, onu sevip yolundan gitsin.”
BEYT (Aslı Farsça’dır)
Cennet – i Huld ni’metleri helâldir o kimseye
Elini dudağını sürmez cihân ni’metlerine.
Livâ-yı Hamd’i ve Beyt-i Ma’mûr’u bildirir.
Ey aziz! Ehl-i tefsir ve ehl-i hadis ittifakla şöyle buyurmuşlardır:
Hak Teâlâ Hâbib-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerine Livâü’l Hamd isminde bir sancak-ı şerif bahş etmiştir. Mahşer günü ümmet-i Muhammed (s.a.v.), onun altında toplanacaktır. Ümmetine şefaat edecek olan Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine va’d edilen Makam-ı Mahmûduna gidip Livâü’l-Hamd altında toplanan ümmetine şefaat etse gerektir. Şimdi o Livaü’l Hamd Cennetin en yüksek yerinde bir sonsuz sahrada Hamd Dağı üzerine dikilmiş bir büyük alemdir. Uzunluğu bin yıllık mesafedir. Kabzası (tutulacak direği) beyaz gümüşten ve yeşil zebercedden olup üst ucu kırmızı yakuttandır. Üç köşesi vardır ki, her iki köşe arası beş yüz yıllık mesafedir. Üzerinde nûrdan üç satır yazı vardır. Bunlardan her birinin uzunluğu beş yüz yıllık yol olan satırların birincisinde, “Bismillahirrahmanirrahim”, ikincisinde, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah”, üçüncüsünde, “Elhamdülillâhi rabbi’l-âlemin”, yazılıdır. Bu büyük sancağın altında yetmiş bin sancak daha vardır. Bunlardan her birinin altında yetmiş bin saf melek vardır. Her safhada bulunan yetmiş bin melek Hakk Teâlâ’ya tesbih ederler.
Beyt-i Ma’mûr, Firdevs Cennetinde kırmızı yakuttan yüksek bir kubbe idi. Hakk Teâlâ Hz. Âdem aleyisselâmı Cennetten yeryüzüne indirip sonra tevbesini kabul edince, ona bir ikram ve Cennet yâdigârı olması ve tavaf ve ziyaret etmesi için Beyt-i Mâ’mûru Cennetten bu dünyaya, Kâbe’nin bulunduğu yere indirdi. Biri doğuya, biri batıya açılan iki kapısı vardı. Bu kandillerin o zaman aydınlatabildiği yerler şimdi Harem-i Kâbe’dir. Hakk Teâlâ’nın emri ile yedi kat göklerdeki melekler nöbetleşerek ine Âdem aleyisselâm ile beraber Beyt-i Mâ’mûru tavaf ederlerdi. Beyt-i Mâ’mûr Hz. Âdem aleyisselâmdan Hz. Nûh aleyisselâma kadar yeryüzünde idi. Tufandan önce dünya semasına kaldırılmıştır. Kıyamete kadar orada kalıp, sonra yine Cennette olan yerine kaldırılsa gerektir.
Beyt-i Mâ’mûrun yeryüzünde olan yerinde, Hz. İbrahim aleyisselâm Hakk Teâlâ’nın emri ile Beyt-i Şerifi bina etmiştir. Eğer Beyt-i Mâ’mûr gökten düşse tam Kâbe’i Muazzamanın üzerine düşer. Yerdeki Beyt-i Şerif (Kâbe) ile gökteki Beyt-i Mâ’mûr arası Harem-i Şerifdir. Halen Kâbe duvarında bulunan ve öpülen Hacer-i es’ad (kutlu taş), Beyt-i Mâ’mûrdan yadigâr kalmıştır. Hacer-i es’ad kırmızı yakut iken tufanda Hakk Teâlâ’nın emri ile hacer-i esved (siyah taş) olmuştur. Dünya semâsındaki Beyt-i Mâ’mûra her gün yetmiş bin melek girip namaz kılar. Bu meleklere, -iblis de onlardan olduğu için –cin de derler. Sayıları o kadar çok tur ki, Beyt-i Mâ’mûra bir kere girene, kıyamete kadar bir daha sıra gelmez.
Erzurumlu İbrahim Hakkı – Marifetname
Birinci bölümde; cennetlerin isimlerini, vasıflarını ve içinde akan ırmakları meyvalı ağaçları, yüksek köşkleri ve güzel elbiseleri beyan eder.
Ey aziz! Tefsir ve hadîs âlimleri ittifakla şöyle bildirmişlerdir: Allahü Teâlâ Arş ve Kürsî altında yedi kat göklerin üstünde Arşı nuru ile birbirinden yüksek sekiz cennet yaratmıştır. En yükseği Allaü Teâlâ’nın görüleceği Adn Cennetidir.
Birinci Cennet beyaz inciden Dârü’l-Celâl’dir.
İkinci Cennet kırmızı yakuttan Dârü’l-Selâm’dır.
Üçüncü Cennet yeşil zebercedden Cennetü’l-Me’vâ’dır.
Dördüncü Cennet sarı mercandan Cennetü’l-Huld’dur.
Beşinci Cennet beyaz gümüşten Cennetü’l-Na’im’dir.
Altıncı Cennet kırmızı altından Cennetü’l-Firdevs’dir.
Yedinci Cennet sarı miskten Cennetü’l-Karâr’dır.
Sekizinci Cennet el değmemiş inciden Cennetü’l-Adn’dir.
Adn Cenneti etrafı surlarla çevrili bir şehrin ortasında olan bir dağın üzerindeki iç kale gibi, bütün cennetlerin dahilinde ve ortasında olduğu için hepsinde yüksek ve şereflidir. Cennetlerdeki nehirlerin çoğunun kaynağı burasıdır. Sözünün eri olanların ve Kur’ân-ı Kerim’i ezberleyen hâfızların makamı ve Allahü Teâlâ’nın zâtının tecelli ettiği mahaldir.
Her Cennetin, uzunluğu ve genişliği yüz yıllık yol alan birer kapısı vardır. Her kapı iki kanatlıdır. Kanatlar yekpâre sarı altından yapılmış, üzerine çeşitli renklerdeki cevherlerle işlenmiş, binlerce nakışlarla süslenmiştir. Birinci Cennetin kapısı üzerinde “Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah” yazılıdır. Diğer kapıların üzerinde “Lâ ilâhe illâllah diyene azab etmem” ibaresi vardır.
Cennetlerin toprağı misk, taşı cevher, bitkisi renk renk çiçekler ve kırmızı zaferândır. Binaların bir kerpici altın, bir kerpici gümüş ve çamuru anberdir. Kasırları el değmemiş inciler, köşkleri sarı yakuttur. Kapıları mücevherden olan her kasrın önünden dört nehir akar. Bir âb-ı hayat (hayat suyu), biri hâlis süt, biri tertemiz şarap, biri de saf bal’dır. Nehirlerin etrafı meyvalı ağaçlarla dopdolu ve süslüdür. Cennetlerdeki ağaçların dalları kurumaz, yaprakları dökülüp çürümez, meyveleri tükenmez, daima yenmek için hazırdır.
Birbirinin içinde gittikçe yükselen sekiz cennette daha bir çok nehirler vardır. Biri Rahmet nehridir. Bütün cennetleri dolaşır suyu hepsinden saf, baldan tatlı kardan beyaz kumu inciden güzeldir. Cennet nehirlerinden biri de Kevser Irmağıdır. Hakk Teâlâ bu nehri Habib-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerine vermiştir. Nitekim Kevser suresi birinci ayet-i kerimesinde ona hitâb ederek: “Biz sana Kevser’i bağışladık” buyurmuştur. Kevser Irmağının genişliği üçyüz fersahtır. Kaynağı Arşın altında olup, Sidreden geçerek Firdevs Cennetine dökülür. Yaydan atılan ok gibi akarak sür’atle Firdevs’i A’lâyı ve altındaki cennetleri dolaşır. Rengi sütten beyaz, tadı şekerden tatlı, anberden daha güzel kokuludur. Ondan bir kere içen bir daha susamaz, hiçbir illet ve hastalık görmez, tadı damağından hiç gitmez. Birinci cennetin kapısı yanında kevser nehrinin kenarında renkli cevherlerden yapılmış, yıldızların sayısından daha çok kâseler vardır. Haşir günü bütün ümmetlerin toplanmasındanve Cehennem üzerindeki Sırât’ın geçilmesinden sonra Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Cennete girmeden önce ümmeti ile Kevser Irmağından içeceklerdir. Kevser Nehrinin dört bir yanında taze incilerden ve kırmızı yakuttan iç içe sıralanmış yüksek ağaçlar vardır. Bu ağaçların dalları çeşşitli seslerle nağmeler çıkarırlar. Dalların üzerinde cins cins kuşlar, çeşitli lisanlarla teşbih çekerler. Cennet nehirlerinin diğerleri Kâfûr Nehri, Tesnîm Nehri, Selsebil Nehri ve Rahîk-i mahtûm (mühürlü duru ve temiz şarap) Nehridir. Cennetler içinde bu nehirlerden başka akan binlerce nehirler ve etraflarında yüzbinlerce yüksek ağaçlar ve güzel meyvalar vardır.
Cennetteki mü’minler için sündüs (sündüs, parlak renkli, çiçekli, sim işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaştır.) ve istebrak (istebrak ise sırma işlemeli kaba kumaştır.) gibi kumaşlardan yapılmış binlerce kıymetli elbiseler, milyonlarca lezzetli yiyecek ve temiz içecekler vardır ki, sayısını ancak Hakk Teâlâ bilir. Cennetlerin eni, yâni cennetlerin sekiz surundan ikisinin arası yer ve göğün uzunluğu kadardır. Cennetin boyunu ise ancak Allahü Teâlâ bilir. Cennetlerin dereceleri, Kur’ân-ı Kerîm’in ayetlerinin sayısı olan altıbin altı yüz altmışaltı derecedir. Her iki derece arası da beşyüz yıllık yoldur. Cennet ehli, ezberlediği âyet-i kerime sayısınca dereceye kavuşur. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyen hâfızlar Cennet derecelerinin en yükseğine yâni Adn Cennetinin ortasına kavuşurlar.
İkinci bölümde; Cennetlerin çeşitli nimetlerini, içindeki hûri ve gılmanları ve Allahû Tealâ’yı görmeyi bildirir.
Ey aziz! Ehl-i tefsir ve ehl-i hadis ittifakla şöyle bildirmişleridir: Cennette bulunanların iştiha ettikleri nimetler, her durumda hemen önlerine gelir. Yüksek ağaçlardan sarkan meyveler, bir işaretle ellerine erişir. Çeşitli meyvelerle her an lezzetlenirler. İstedikleri yiyecek ve içecekleri hemen hazır bulurlar. Bu yemekleri yapmaya pişirmeye lüzum olmaz. Çünkü Cennette zahmet ve ateş yoktur. Cennet ağaçlarının en büyüğü, kökü Sidrede, dalları Cennet kasırlarından olan Tûbâ ağacıdır. Güneşin tepede bulunup ışıklarının bütün evlere girdiği gibi Tûbâ ağacının sayısız dalları da Cennet kasırlarına böylece girer. Meyvelerinden Cennet ehli lezzetlenir. Mü’minlere Cennette rengârenk döşemeli kasırlar, içinde de tahtlar üzerinde anber saçlı, hilâl kaşlı, kara gözlü, güneş yüzlü, tatlı sözlü, edâlı, nazlı, inci dişli, mercan dudaklı, gül yanaklı, servi boylu, güzel huylu, gülden taze ve gönül alıcı, pâkize hûri kızları vardır ki, Cennet ehlinin temiz hanımlarıdırlar. Her biri çeşitli renklerde ve hafif ölçülerde yetmiş kat elbise giymişlerdir. Her hûrinin taze teni cam gibi şeffaftır. Başlarına çeşitli renklerde ışık saçan taçlar koyup türlü cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerine yaslanıp mü’minleri beklerler. Karşılarında binlerce çocuk ve gılman saf saf olup onlara hizmet için ayakta dururlar. Cennete giren mü’minler ebedî olarak orada kalır, hiç çıkmazlar. Selâm ile tatlı konuşurlar ve boş sözlerle asla gönül yıkmazlar. Cennet ehli için ölüm ve ihtiyarlık yoktur. Elbiseleri eskimez. Gönülleri zengin, gözleri tokdur. Yiyip içerler, fakat ayakyoluna gitmezler. Yedikleri güzel bir ter olup gülsuyu gibi bedenlerinden çıkar. Cennetteki hûriler ve kadınlar hayz ve nifas görmezler, kötü huylardan uzak ve temizdirler. Cennet ehli her zaman emniyette, tedbir ve tedarikten geçmiş, endişe ve üzüntüden uzak, hastalıklardan selâmette sıhhat ve âfiyette devamlı, sürûr ve sâadette ebedi kalırlar.
Allah’ın hususi olarak mü’minler için tâyin ettiği melekler her bir hafta kadar zamanda bir kere mücevher eğerlerle süslü buraklar getirip Hak Teâlâ’nın selâm ve davetini tebliğ ve tebşir ederler. Mü’minlerde buraklara binip And Cenneti’ne çıkarlar. Hak Teâlâ’nın misafirhanesine varıp ikram ve izzetlerini görürler. Çeşitli nimetlerini yiyip selâm ve kelâmını işiterek kemâlde olan cemâlini baş göz ile müşahede ederler. O’nu görme lezzetinden mest olup, Cennet nimetlerini unuturlar. Sonra Hakk Teâlâ’nın bilgisi dahilinde yine kendi makamlarına dönerler. Bütün Cennetlerin bekçisi ve hâkimi bir mahbûb ve büyük melektir ki, şekli insan ismi Rıdvân’dır. Cennette gece gündüz olmaz. Bir an ışıksız kalınmaz. Çünkü Cennetlerin çatısı, Arş-ı Rahman’dır. Har zaman Arşın nuru orada parlar durur.
Üçüncü bölümde; Cennet nimetlerinin özünü ve devlete kavuşanı bildirir.
Ey aziz! Hakk Teâlâ hadîs-i kudside azametiyle buyurmuştur ki:
“Ey Âdemoğlu! Sen dünyaya ne kadar rağbet ve iltifat ediyorsun. O fânidir, nimetleri geçicidir, hayatı sınırlıdır. Gerçekten Bana itaat eden kullarım için sekiz Cennet hazırladım. Kapıları da sekiz tanedir. Her bir Cennette za’ferandan yetmiş bin bahçe vardır. Her bir bahçede inci ve mercandan yetmiş bin belde vardır. Her belde içinde kırmızı yakuttan yetmiş bin köşk vardır. Her dairede sarı altından yetmiş bin oda vardır. Her odanın içinde ipekli kumaştan yetmiş bin taht döşenmiştir. Her taht üzerinde bir hûri kızı ve her hûrinin önünde sarı altından bir sini vardır. Her sini de renkli cevherlerden yetmiş bin tabak, her tabakta ayrı bir yemek vardır. Her köşkün altından dört nehir akar. Biri su, biri süt, biri şarap, biri baldır. Her bir nehir kenarında yetmiş bin ağaç, her ağacın yetmiş bin çeşit meyvesi ve yetmiş bin ren yaprağı vardır. Her ağaç üzerinde rengârenk yetmiş bin cins kuş vardır. Her kuş Bana yetmiş bin çeşit ses ile teşbih eder. Ben itaatli kullarıma bunlardan başka her bir saatte gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin gönlüne gelmeyen yetmiş bin hediye bağışlarım. Cennetimde bulunanların elbiseleri yetmiş kat hülledir. Çok ince ve nazik olan bu elbiseler birbirlerine engel olmayıp altındaki elbiselerin renkleri ile karışıp görünürler. Cennetime girenler bir daha çıkmazlar, ölmezler, ihtiyarlamaz, üzülmez, korkmaz, ağlamaz, hastalanmazlar. Namaz kılmazlar, oruç tutmazlar, nifas görmezler. Helaya gitmez, ancak gülsuyu gibi ter dökerler. Benim rızam ve Cennetimi isteyen, dünyada aza kanaat edip, dünyanın fâni, geçici olan lezzetlerini terk etsin. Habibime uyarak, onu sevip yolundan gitsin.”
BEYT (Aslı Farsça’dır)
Cennet – i Huld ni’metleri helâldir o kimseye
Elini dudağını sürmez cihân ni’metlerine.
Livâ-yı Hamd’i ve Beyt-i Ma’mûr’u bildirir.
Ey aziz! Ehl-i tefsir ve ehl-i hadis ittifakla şöyle buyurmuşlardır:
Hak Teâlâ Hâbib-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerine Livâü’l Hamd isminde bir sancak-ı şerif bahş etmiştir. Mahşer günü ümmet-i Muhammed (s.a.v.), onun altında toplanacaktır. Ümmetine şefaat edecek olan Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine va’d edilen Makam-ı Mahmûduna gidip Livâü’l-Hamd altında toplanan ümmetine şefaat etse gerektir. Şimdi o Livaü’l Hamd Cennetin en yüksek yerinde bir sonsuz sahrada Hamd Dağı üzerine dikilmiş bir büyük alemdir. Uzunluğu bin yıllık mesafedir. Kabzası (tutulacak direği) beyaz gümüşten ve yeşil zebercedden olup üst ucu kırmızı yakuttandır. Üç köşesi vardır ki, her iki köşe arası beş yüz yıllık mesafedir. Üzerinde nûrdan üç satır yazı vardır. Bunlardan her birinin uzunluğu beş yüz yıllık yol olan satırların birincisinde, “Bismillahirrahmanirrahim”, ikincisinde, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah”, üçüncüsünde, “Elhamdülillâhi rabbi’l-âlemin”, yazılıdır. Bu büyük sancağın altında yetmiş bin sancak daha vardır. Bunlardan her birinin altında yetmiş bin saf melek vardır. Her safhada bulunan yetmiş bin melek Hakk Teâlâ’ya tesbih ederler.
Beyt-i Ma’mûr, Firdevs Cennetinde kırmızı yakuttan yüksek bir kubbe idi. Hakk Teâlâ Hz. Âdem aleyisselâmı Cennetten yeryüzüne indirip sonra tevbesini kabul edince, ona bir ikram ve Cennet yâdigârı olması ve tavaf ve ziyaret etmesi için Beyt-i Mâ’mûru Cennetten bu dünyaya, Kâbe’nin bulunduğu yere indirdi. Biri doğuya, biri batıya açılan iki kapısı vardı. Bu kandillerin o zaman aydınlatabildiği yerler şimdi Harem-i Kâbe’dir. Hakk Teâlâ’nın emri ile yedi kat göklerdeki melekler nöbetleşerek ine Âdem aleyisselâm ile beraber Beyt-i Mâ’mûru tavaf ederlerdi. Beyt-i Mâ’mûr Hz. Âdem aleyisselâmdan Hz. Nûh aleyisselâma kadar yeryüzünde idi. Tufandan önce dünya semasına kaldırılmıştır. Kıyamete kadar orada kalıp, sonra yine Cennette olan yerine kaldırılsa gerektir.
Beyt-i Mâ’mûrun yeryüzünde olan yerinde, Hz. İbrahim aleyisselâm Hakk Teâlâ’nın emri ile Beyt-i Şerifi bina etmiştir. Eğer Beyt-i Mâ’mûr gökten düşse tam Kâbe’i Muazzamanın üzerine düşer. Yerdeki Beyt-i Şerif (Kâbe) ile gökteki Beyt-i Mâ’mûr arası Harem-i Şerifdir. Halen Kâbe duvarında bulunan ve öpülen Hacer-i es’ad (kutlu taş), Beyt-i Mâ’mûrdan yadigâr kalmıştır. Hacer-i es’ad kırmızı yakut iken tufanda Hakk Teâlâ’nın emri ile hacer-i esved (siyah taş) olmuştur. Dünya semâsındaki Beyt-i Mâ’mûra her gün yetmiş bin melek girip namaz kılar. Bu meleklere, -iblis de onlardan olduğu için –cin de derler. Sayıları o kadar çok tur ki, Beyt-i Mâ’mûra bir kere girene, kıyamete kadar bir daha sıra gelmez.
Erzurumlu İbrahim Hakkı – Marifetname
Cehennem Hakkında - Marifetname
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetname adlı eserinin dördüncü fasılında yedi deniz, sekiz kaf dağı, yedi kat yerleri ve her tabakasının sakinlerini, Cehennemin yedi tabakasını ve her birinde bulunanları, kıyamet alametlerini, kıyamet hallerini, alemin yok oluşunu ve mahşerdeki korkuları beş bölüm halinde bildirir.
I. Bölüm: Yedi deniz, dağlar, yerler ve Cehennemi kısaca bildirir.
Ey aziz! Tefsir ve hâdis âlimleri ittifakla şöyle bildirmişlerdir:
Allahü Teâlâ gökleri ve yerleri yaratmayı istediğinde, önce bildirdiğimiz yeşil cevherin suyundan Cennetler ve hazineler altında kalan artığın saf ve lâtifinden yedi kat gökleri yaratmıştır. Ondan kalan bulanık ve kesifini birbirine vurmuştur. Yüze çıkan köpüğü ve yükselen dalgaları dondurunca yerler ve dağlar meydana gelmiştir. Dağlar yerin direkleri olmuştur. Sonra bütün dağların damarlarını yeryüzünü çevreleyen Kaf Dağına bağlamıştır. Bir büyük meleği zelzeleye vekil edip dağların damarlarını onun emrine vermiştir. Hak Teâlâ bir yerin halkını günahtan men etmek istediğinde, o melek o yerin damarını hareket ettirir. Böylece o yerin halkı o zelzeleden korkarak kendilerine gelip Allâhü Teâlâ’ya yönelerek ibadet ve tâat yaparlar.
Hakk Teâlâ yeryüzünden sonra yedi denizi yaratmıştır.
En küçüğü Arzın etrafını Kaf Dağının ötesinden kuşatmıştır. İsmi Bahr-i Muhittir. Onun ötesinde ikinci deniz vardır. İsmi Kaynes’dir. Onun ötesinde ismi Esam olan üçüncü deniz vardır. Onun ötesinde ismi Muzlem olan dördüncü deniz vardır. Onun ötesinde ismi Mirmas olan beşinci deniz vardır. Onun ötesinde ismi Sâkin olan altıncı deniz vardır. Onun ötesinde ismi Bâki olan yedinci deniz vardır.
Bütün bu denizler birbirini içine almıştır. Her denizin eni beş yüz yıllık yoldur. Hakk Teâlâ yeşil cevherin bakiyesinden iki deniz arasında ve birinci deniz ile yerin etrafı arasında birde yedinci denizin ötesinde olmak üzere sekiz yeşil Kaf Dağı yaratmıştır. Her bir Kaf Dağı’nın genişliği beş yüz yıllık yoldur. Sonra Hakk Teâlâ kudreti ile çadırlar gibi olan bu Kaf Dağlarının yedisinin üzerine yedi semânın etrafını kubbeler gibi kondurmuştur. Sekizinci Kaf Dağı dünya semâsının içinde Bahr-i Muhit ile Arz arasında hepsinden ayrı ve tek başına kalmıştır. Bu yeşil dağ semâ içinden güneş ışıkları, ay nurları ve yıldızlar parlayıp, şuâları Kaf Dağı’ndan havaya aksettiğinden renksiz havayı gök mavisi gösterir. Halk bunu semânın rengi zanneder.
Hakk Teâlâ yedi denizin her birini balıklar gibi binlerce çeşit mahlûklarla doldurmuştur. Yedinci kat göğün duvarı olan Kaf Dağı’nın ötesinde büyük bit yılan yaratmıştır. Bu yılan o büyük dağı, başı kuyruğuna gelecek şekilde çevrelemiştir. Kıyamete kadar Hakk Teâlâ’ya yüksek sesle tesbih eder. Yedi denizin ortasında yedi kat yer, bir gemi gibi hareketli ve dönüp dururken Hakk Teâlâ’ya, yedi kat yerin etrafını kavrayıp bir omuzu üzerinde durduran bir büyük melek yaratmıştır. O meleğin, ayağını basması için yeşil yakuttan kare şeklinde bir büyük kaya yaratmıştır. Bu kayanın üst yüzünde bin vâdi yaratıp her birini su ile doldurup denizler gibi yaparak her birini binlerce çeşit mahlûklarla doldurmuştur. Hakk Teâlâ o yakut kayayı sabit tutmak için bir büyük kırmızı boğa yaratmıştır. Bu boğanın kırk bin başı, kırk bin boynuzu ve kırk bin ayağı vardır. Her iki ayağı arası bin yıllık yoldur. Büyük yakut kayayı boynuzları ve sırtı üzerinde taşır. Bu boğanın adı Liyunan’dır. Sonra Hakk Teâlâ bu boğanın ayaklarının karar etmesi için bir büyük balık yaratmıştır. Yedi deniz onun ağzında bir damla gibidir. Sonra Hakk Teâlâ balığın altında büyük bir deniz yaratmıştır. Balıklar bu denizde hareketsiz durmaktadır. Sonra Hakk Teâlâ bu denizin altında yedi tabaka Cehennemi yaratmıştır ki, büyük deniz Cehennem üzerinde sâkin olmuştur. Hakk Teâlâ yedi Cehennemin altında Sa’ir ve Sekar adlı tabakaların üzerinde durduğu keskin rüzgârı yaratmıştır. Sonra o rüzgarın altında karanlık ve onun altında bir perde yaratmıştır. Mahlûkların ilmi o perdeye kadardır. Mülkünü ve mülkünde olanları en iyi Allahü Teâlâ bilir.
Yedi kat yerlerin hâllerini, her tabakanın sâkinlerini, Cehennemin yedi tabakasını, her birinin ismini ve oraya girecekleri teferruatiyle bildirir.
Ey aziz! Tefsir ve hâdis âlimleri ittifakla şöyle bildirmişlerdir: Hakk Teâlâ yerleri birbirinin altında yedi tabaka halinde yaratmıştır. Her tabakanın genişliği ve her iki tabaka arası beş yüz yıllık yol olup hava ile doludur. Birinci tabakanın ismi Dimkâ’dır. Yağmursuz rüzgâr gibi havası nahoştur. Orada Berşem ismi ile meşhur yaratıklar vardır ki, onlara hem hesap hem azâp vardır. İkinci tabakanın adı da Celde’dir. Orada Cehennem ehli için çeşitli azâplar hazırdır. Kavminin ismi Tamas’dır. Birbirlerini yerler. Üçüncü tabakanın ismi Arkâ’dır. Orada katır büyüklüğünde akrepler vardır. Kuyrukları mızrak gibidir. Herbirinin kuyruğunda öldürücü zehirle dolu üç yüz boğum vardır. Orada yaşayanlar cimri bir tâifedir. Bunlara Kabes derler. Onların yiyeceği toprak; içeceği çiğ tanesidir. Dördüncü tabakanın adı Harbâ’dır. Orada dağlar gibi ejderhalar vardır. Kuyrukları uzun hurma ağacı gibidir. Eğer birinin zehiri Bahr-i Muhîte karışsa, orada yaşayan bütün canlılar ölür. Orada sâkin olanlara Cülhâm derler. Gözleri ve ayakları yoktur. İki kanatları vardır, uçarlar. Beşinci tabakanın adı Melesel’dir. Orada yaşayanların adı Mıthat’tır. Sayıları hesapsızdır. Birbirlerini yerler. Orada kükürtten dağ gibi taşlar vardır. O taşlar kâfirlerin boyunlarına bağlanıp Cehenneme atılır. Altıncı tabakanın adı Siccin’dir. Cehennem ehlinin amel defterleri oradadır. Orada sâkin olanlara Kutâfe derler. Kuş şeklindedirler. Fakat elleri insan eli, kulakları sığır kulağı, ayakları koyun ayağı gibidir. Onlar melekler gibi yemez, içmez ve cimâ’ etmezler. Daimâ Hakk Teâlâ’ya ibadet ederler. Bir rivayette Cehenneme gireceklerin rûhlaru kıyamete kadar orada habs olmuşlardır. Yedinci tabakanın adı Ucbâ’dır. Kavminin adı Cüsûm’dur. Hepsi kısa boylu,siyah zenciler gibidir. Elleri ayakları yırtıcı hayvan pençesi gibidir. Ye’cûc ve Me’cûc’u onlar helâk etsse gerektir. Hâlen lânetli şeytan, avanesiyle birlikte orada sâkindir. Kendisi bir taht üzerinde oturur. Taraftarları etrafında saflar hâlinde durup herbiri bu yeryüzünde insanları sapıtmak için yaptıkları fitne ve fesadları ona arz ederler. Bunlardan fesad ve kötülüğü çok olanı iblis yanına alıp ona itifat eder ve yakınlarından sayar. Hakk Teâlâ ümmet-i Muhammedi (s.a.v.) onların şerrinden muhafaza buyursun. Âmin. Bu yedinci tabakanın ortasında karanlıktan bir perde vardır.
Yerin bu yedi tabakası, Arzı taşımak için yaratılan büyük bir meleğin omuzunda durmaktadır. Hakk Teâlâ yedi kat yerin altında yeşil kaya, kırmızı boğa, büyük balık ve engin denizden daha aşağıda kendi haşmetiyle yedi tabaka Cehennem yaratmıştır. Bu yedi tabaka birbirinin altında ve her iki tabaka arası beş yüz yıllık mesafedir. Cehennemin yedi kapısı vardır. Her birinin içinde ateşten yetmiş bin dağ, her dağda ateşten yetmiş bin vadi, her vadinin içinde ipler, sandıklar, tokmaklar, topuzlar, zincirler, bukağılar, köpekler, yılanlar, zehirli akrepler, kaynar sular, katran ve irinler, zehir, zakkum gibi binlerce azâb vardır. Cehennemde kara yüzlü, gök gözlü zebâni melekler vardır. Bu meleklerin hepsi sağırdır, onlarda merhamet yaratılmamıştır, sayıları çoktur. Hakk Teâlâ zebanîlere Mâlik isminde büyük ve heybetli bir melek vekil etmiştir. Yedi Cehennemin hâkimi ve kapıcısı odur.
Birinci Cehennemin adı Cehennem’dir. Diğerlerine göre azâbı daha hafif ve incedir. Ümmet-i Muhammedin (s.a.v.) günahkârlarının yeri orasıdır. İkinci tabakanın adı Sa’ir’dir. Hıristiyanlar orada azâb görürler. Üçüncü tabakanın adı Sekar’dır. Yahudiler için devamlı kalınacak yerdir. Dördüncü tabakanın adı Cahim’dir. Dinden dönenler ve şeytanlar için orada acıklı bir azâb vardır. Beşinci tabakanın adı Hutame’dir. Gayyâ kuyusu oradadır. Ye’cûc ve Me’cûc ve kâfirlerin yeridir. Altıncı tabakanın adı Lezî’dir. Put ve ateşe tapanlar ile sihir yapanlar için hazırdır. Yedinci tabaka en aşağı kattır. İsmi Hâviye’dir. Orada Allah’ı inkâr edenler, O’na inanmayan dinsizler, borcunu ödemeyenler, yalancı ve münâfıklar olacaktır. Bu yedinci tabakanın etkisi ve harareti, azâbının şiddeti diğerlerinden çoktur. Yedi Cehennemin kendi içindeki tabakaları yedi bin tabakadan çoktur. Ya Rabbi! Bizi Cehennem azâbından koru!
Âlem ağacının meyvası olan Âdem Aleyisselâmın rûhu cümleden önce iken cümleden sonra zuhur ettiğini, Cennete çıkışını, oradan inişini zürriyeti ile yeryüzünün ma’mûr olduğunu, onun neslinden Habîb-i Ekrem sallâllahü aleyhi vessellemin dünyaya teşrifini ve Şeriatının devamlı ve ulu olduğunu bildirir.
Ey aziz! Tefsir ve ehl-i hadis ittifak ile şöyle bildirmişlerdir:
Allahü Teâlâ ruhlar alemini yarattıktan iki bin sene sonra cisimler alemini de icâd ederek altı günde Arş’ı A’lâdan zulmet ve hicaba varıncaya kadar her şeye nizamını vermiştir. Sonra Kerûbiyyûn meleklerini Arş’ın ayağına yerleştirip Melâike-i hâffûn (korkan) ve saffûn (saf olan) için Arş’ın etrafını mekân eylemiştir. Diğer meleklerin mertebelerine göre her zümresine belli bir mekân ihsan edip bir sınıfını Kürsîde, bir sınıfını Sidrede, bir sınıfını Livâü’l-hamd altında, bir çok sınıflarını da Cennette hûri ve gılmân ile yerleştirmiştir. Binlerce sınıf meleklerle gökler, yerler, denizler ve Cehennem dolmuştur. Melekleri yerde ve denizde olan mahlûklarına hizmetçi kılmıştır. Cehenneme dolan melekler zebaniler olmuştur. Mücerred ruhlar bölük bölük askerler gibi olup, gökleri ve yeri çevreleyen, İsrâfil aleyisselâmın sûru içinde her zümre mertebesine göre makamını bulmuştur. Cisimler âleminin her bölgesini, Arş-ı A’lâdan en aşağıdaki perdeye kadar melekler, ruhlar, varlıklar ve mahlûklar ile doldurmuştur. Yeryüzünü de çeşitli mahlûklarla boş bırakmadığı gibi bütün dağlarda ve vadilerde darı bitirip, bütün yeryüzünü doldurduğunda kudreti ile bir tavus kuşu yaratmıştır. Dünya dolusu darıyı ona ayırmış rızık olarak vermiştir. Kuş, o kendisine ayrılan darıyı zamanla yiyerek on yedi vadi dolusu darı kalınca korkusundan günde onar adet darı yemeye başlamıştır. Bir zaman sonra bir vadi dolusu darı kalınca günde bir tane yemekle kanaat etmiştir. Daha sonra darıları bitiren tavus kuşunun eceli de gelmiştir. Düşünmelidir ki, bu köhne dünya ne zamandan beri bu nizamı bulmuştur ve nelerden artakalmıştır. Akıl sahiplerine son derece ibret levhası olmuştur. Sonra Hakk Te’âlâ yeryüzünde renksiz, dumansız ve ısısız ateşten cinleri yaratıp Meâric ismini vermiştir. Bu, cinlerin babası olmuştur. Ondan Mearice isimli zevcesini yaratmıştır. Bunların izdivacından cin taifesi meydana gelmiş, yüzbinlerce kabile olmuştur. Lânetlenmiş şeytan da onlardandır. Cin taifesi zamanla çoğalarak yeryüzünü doldurmuştur. Onların asıl şekilleri insan şeklindedir. Fakar melekler gibi lâtif cisim olduklarından istedikleri şekilleri alabilirler. Zamanla iyiden iyiye çoğalan cin taifesi yeryüzüne sığmaz olunca, iblis kendi zürriyetini alarak dünya semâsına çıkıp orya yerleşti. Bütün cinler gece gündüz Allahü Teâlâ’ya ibadet edip asla isyan etmezlerdi. Yedi bin sene sonra yeryüzünde kalanları çeşitli sapıklıklara ve kan dökmeye başlayarak ibadetleri terk edip günah işlediler. Sonra Hakk Teâlâ her yüz yılda bir kere kendilerinden bir peygamber gönderdikçe o peygamberi öldürerek on iki bin senede yüzyirmi peygamber katletmişlerdir. Sonra Hakk Teâlâ hışm ederek dünya semâsında yaşayan İblisi evlâdiyle yeryüzüne indirip, cinleri bir yere toplayarak semâdan indirdiği ateşle hepsini yakmıştır. Semâdan gönderdiği İblisin zürriyetini bir kısım adalarda yerleştirip, İblisi kendisine çok itaatli olduğundan yedinci semâya kaldırmıştır. Oradan İlâhî dergâha alınacak kadar yükselen İblisi Cennetine kabul etmiştir. Allah, dünyanın boş kalmaması için dünya semâsından yeryüzüne melekler indirmiştir. Melekler yeryüzünde Hakk Teâlâ’ya bin yıl ibadet etmişlerdir. Böylece cinlerin babası olan Mearic’in yaratılmasından yirmi bin yıl geçmiştir.
Bundan sonra Hakk Teâlâ insanların babası olan Hz. Adem aleyisselâmı yaratmak murad ettiğinde, Azrail aleyisselâmı gönderip yeryüzünde yedi iklime ait yerlerden çeşitli topraklar aldırmıştır. Sonra Cebrail aleyisselâmı gönderip o kuru toprağı kırk gün yoğurtmuştur. Hakk Teâlâ o hamura, en güzel yaradılış üzere Nu’man Vadisinin içinde şekil vermiştir. Kendi ruhundan onun başucuna doğru üflemiştir. Böylece onu meleklerin secdegâhı eylemiş ve kendi neslinden gelecekler için bir peygamber eylemiştir. Bütün melekler ona secde ettiğinde İblis “hayır” diyerek lanetlenmiş ve kovulmuştur. Sonra da Allah’tan kıyamete kadar mühlet almıştır. O zaman kadar sayısız zürriyeti ile insanoğluna saldırmaya fırsat bulmuştur. Bunlar insanların bedenlerine her yerden girer, damarlardaki kan gibi dolaşıp onları yoldan çıkarmaya çalışırlar. Fakat zorla insanları âsi ve kâfir yapamazlar. Ancak ibadetleri zor ve acı, yasakları kolay ve tatlı göstererek vesvese verirler. Hakkk Teâlâ hepimizi onların şerrinden muhafaza buyursun. Âmin.
Hakk Teâlâ Âdem aleyisselamı yeryüzünde yarattıktan kırk yıl sonra, göklere kaldırıp Firdevs Cennetine sokmuş ve hülleler (elbiseler) giydirip çok nimetler ihsan etmiştir. Âdem aleyisselama her nimeti verdikçe; “Bu nimetlerle yetinir misin?”, diye hitap etmiş, O da; “Yeterli değildir ya Rabbi” diye cevap vermiştir. Bu durum bir müddet böyle devam etmiştir. Ne zaman ki, Hakk Teâlâ Âdem aleyisselâma bir uyku verip, sol kaburga kemiğinden Hazret-i Havva Anamızı yaratmıştır. Âdem aleyisselâm gözünü açtığında yanında kendi gibi bir güzel insan oturuyor görmüştür. Onunla sohbet edip aralarında vuslat yakınlaşması olduğunda Hakk Teâlâ yine hitap edip “Ya Âdem! Bu nimetimle nicesin?”, buyurduğunda, “Ya Rabbi! Hesapsız nimet denizine daldım. Bu nimetini hepsinden büyük buldum. Bununla kanaat ettim. Havvâ ile sükûnet bulup, ülfetiyle ünsiyet kılıp, ondan murad aldım. Başka ikrama hacet kalmayıp, bu ihsanının şükür ve süruru ile doldum,” diye cevap vermiştir. Sonra Hakk Teâlâ, “ Ya Âdem! Havvâ ile cennetimde Oturun. Her nimetimden lezzet alın. Ancak buğday ağacına yanaşmayın, ondan yiyerek bana âsi olmayın”, buyurmuştur. Bu minvâl üzere Hazret-i Âdem Havvâ Anamızla bin yıl kadar Cennette safâ sürmüşlerdir. Sonra Âdem aleyisselâm Havvâ Anamızın sözüne uyarak buğday ağacından alıp ikisi birden yediklerinde Hakk Teâlâ onları (Cennet elbiselerinden) uryân olarak Cennetten dünyaya indirmiştir. Âdem aleyisselâm Hindistan’da bir yüksek dağ üzerine inmiştir. İki yüz yıl o dağda ağlayıp tevbe ettikten sonra tevbesi kabul olmuştur. Havvâ Anamızda Âdem Atamızı talep edip iki yüz yıllık hasreti ile Arafat Dağı üzerinde buluşmaları müyesser olmuştur.
NAZM
İki cânibden ol müştâk
İkisi bile mübtelâ-yı firâk
Birbirine heman erişdiler
Ağlayıp sarmaşıp görüşdüler.
Sonra Şam’a gelip orada beş yüz yıl kaldılar. Hâabil ve Kâbil orada dünyaya gelip yine Hindistan’a gitmişlerdir. Ömürlerinin süresi iki bin sene idi. Âdem aleyisselâm Serendib adasında, Ondan kırk sene sonra da Havvâ Anamız Cidde’de vefat etmişlerdir. Sonra zürriyetleri yeryüzünü meskûn ve ma’mûr etmişlerdir. Âdem aleyisselâmın neslinden binlerce kimse nebi olmak şerefine kavuşmuşlardır. Hz. Âdem aleyisselâmdan altı bin sene geçtikten sonra Mekke-i Mükerreme’de İsmail aleyisselâm evlâdından, Kureyş Kabilesinden, Haşimoğullarından Abdullah’ın sulbünden Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretleri dünyaya gelmiştir. Kırk bir yaşında bütün insanlara ve cinlere peygamber olmuştur. Üç sene Mekke’de kâfirlerden cefâlar görüp, mağlûp iken Medine’ye hicret etmiştir. Onuncu sene Mekke’ye galip gelerek feth edip, yine Medine’ye gitmiştir. O sene Medine’de yaşı altmış üç olup oradan âhirete irtihal etmiştir. Bizim peygamberimiz (s.a.v.) O’dur. peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra peygamber gelmez. Mübarek Şeriati kıyamete kadar bâkidir. Hükümleri yürürlükten kalkmaz ve değiştirilmez. Peygamberimiz hicretinden bu zamana kadar Kameri takvim ile bin yüz yetmiş yıl geçmiştir. O halde âhir zaman olup dünyanın ömrü geçip gitmiş ve kıyamet yaklaşmıştır. Edep, hayâ, sevgi ve vefâ, sıdk ve ve safâ yitmiş ve batmıştır. Çünkü peygamberimizin (s.a.v.) haber verdiği kıyamet alâmetlerinin çokları zuhûr etmiştir. “Ya Rabbi! Bizi âhir zaman fitnesinden koru. İmân ve şehadet ile dünyadan çıkar. Birahmetike ya erhamerrahimîn”.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Mârifetnâme
I. Bölüm: Yedi deniz, dağlar, yerler ve Cehennemi kısaca bildirir.
Ey aziz! Tefsir ve hâdis âlimleri ittifakla şöyle bildirmişlerdir:
Allahü Teâlâ gökleri ve yerleri yaratmayı istediğinde, önce bildirdiğimiz yeşil cevherin suyundan Cennetler ve hazineler altında kalan artığın saf ve lâtifinden yedi kat gökleri yaratmıştır. Ondan kalan bulanık ve kesifini birbirine vurmuştur. Yüze çıkan köpüğü ve yükselen dalgaları dondurunca yerler ve dağlar meydana gelmiştir. Dağlar yerin direkleri olmuştur. Sonra bütün dağların damarlarını yeryüzünü çevreleyen Kaf Dağına bağlamıştır. Bir büyük meleği zelzeleye vekil edip dağların damarlarını onun emrine vermiştir. Hak Teâlâ bir yerin halkını günahtan men etmek istediğinde, o melek o yerin damarını hareket ettirir. Böylece o yerin halkı o zelzeleden korkarak kendilerine gelip Allâhü Teâlâ’ya yönelerek ibadet ve tâat yaparlar.
Hakk Teâlâ yeryüzünden sonra yedi denizi yaratmıştır.
En küçüğü Arzın etrafını Kaf Dağının ötesinden kuşatmıştır. İsmi Bahr-i Muhittir. Onun ötesinde ikinci deniz vardır. İsmi Kaynes’dir. Onun ötesinde ismi Esam olan üçüncü deniz vardır. Onun ötesinde ismi Muzlem olan dördüncü deniz vardır. Onun ötesinde ismi Mirmas olan beşinci deniz vardır. Onun ötesinde ismi Sâkin olan altıncı deniz vardır. Onun ötesinde ismi Bâki olan yedinci deniz vardır.
Bütün bu denizler birbirini içine almıştır. Her denizin eni beş yüz yıllık yoldur. Hakk Teâlâ yeşil cevherin bakiyesinden iki deniz arasında ve birinci deniz ile yerin etrafı arasında birde yedinci denizin ötesinde olmak üzere sekiz yeşil Kaf Dağı yaratmıştır. Her bir Kaf Dağı’nın genişliği beş yüz yıllık yoldur. Sonra Hakk Teâlâ kudreti ile çadırlar gibi olan bu Kaf Dağlarının yedisinin üzerine yedi semânın etrafını kubbeler gibi kondurmuştur. Sekizinci Kaf Dağı dünya semâsının içinde Bahr-i Muhit ile Arz arasında hepsinden ayrı ve tek başına kalmıştır. Bu yeşil dağ semâ içinden güneş ışıkları, ay nurları ve yıldızlar parlayıp, şuâları Kaf Dağı’ndan havaya aksettiğinden renksiz havayı gök mavisi gösterir. Halk bunu semânın rengi zanneder.
Hakk Teâlâ yedi denizin her birini balıklar gibi binlerce çeşit mahlûklarla doldurmuştur. Yedinci kat göğün duvarı olan Kaf Dağı’nın ötesinde büyük bit yılan yaratmıştır. Bu yılan o büyük dağı, başı kuyruğuna gelecek şekilde çevrelemiştir. Kıyamete kadar Hakk Teâlâ’ya yüksek sesle tesbih eder. Yedi denizin ortasında yedi kat yer, bir gemi gibi hareketli ve dönüp dururken Hakk Teâlâ’ya, yedi kat yerin etrafını kavrayıp bir omuzu üzerinde durduran bir büyük melek yaratmıştır. O meleğin, ayağını basması için yeşil yakuttan kare şeklinde bir büyük kaya yaratmıştır. Bu kayanın üst yüzünde bin vâdi yaratıp her birini su ile doldurup denizler gibi yaparak her birini binlerce çeşit mahlûklarla doldurmuştur. Hakk Teâlâ o yakut kayayı sabit tutmak için bir büyük kırmızı boğa yaratmıştır. Bu boğanın kırk bin başı, kırk bin boynuzu ve kırk bin ayağı vardır. Her iki ayağı arası bin yıllık yoldur. Büyük yakut kayayı boynuzları ve sırtı üzerinde taşır. Bu boğanın adı Liyunan’dır. Sonra Hakk Teâlâ bu boğanın ayaklarının karar etmesi için bir büyük balık yaratmıştır. Yedi deniz onun ağzında bir damla gibidir. Sonra Hakk Teâlâ balığın altında büyük bir deniz yaratmıştır. Balıklar bu denizde hareketsiz durmaktadır. Sonra Hakk Teâlâ bu denizin altında yedi tabaka Cehennemi yaratmıştır ki, büyük deniz Cehennem üzerinde sâkin olmuştur. Hakk Teâlâ yedi Cehennemin altında Sa’ir ve Sekar adlı tabakaların üzerinde durduğu keskin rüzgârı yaratmıştır. Sonra o rüzgarın altında karanlık ve onun altında bir perde yaratmıştır. Mahlûkların ilmi o perdeye kadardır. Mülkünü ve mülkünde olanları en iyi Allahü Teâlâ bilir.
Yedi kat yerlerin hâllerini, her tabakanın sâkinlerini, Cehennemin yedi tabakasını, her birinin ismini ve oraya girecekleri teferruatiyle bildirir.
Ey aziz! Tefsir ve hâdis âlimleri ittifakla şöyle bildirmişlerdir: Hakk Teâlâ yerleri birbirinin altında yedi tabaka halinde yaratmıştır. Her tabakanın genişliği ve her iki tabaka arası beş yüz yıllık yol olup hava ile doludur. Birinci tabakanın ismi Dimkâ’dır. Yağmursuz rüzgâr gibi havası nahoştur. Orada Berşem ismi ile meşhur yaratıklar vardır ki, onlara hem hesap hem azâp vardır. İkinci tabakanın adı da Celde’dir. Orada Cehennem ehli için çeşitli azâplar hazırdır. Kavminin ismi Tamas’dır. Birbirlerini yerler. Üçüncü tabakanın ismi Arkâ’dır. Orada katır büyüklüğünde akrepler vardır. Kuyrukları mızrak gibidir. Herbirinin kuyruğunda öldürücü zehirle dolu üç yüz boğum vardır. Orada yaşayanlar cimri bir tâifedir. Bunlara Kabes derler. Onların yiyeceği toprak; içeceği çiğ tanesidir. Dördüncü tabakanın adı Harbâ’dır. Orada dağlar gibi ejderhalar vardır. Kuyrukları uzun hurma ağacı gibidir. Eğer birinin zehiri Bahr-i Muhîte karışsa, orada yaşayan bütün canlılar ölür. Orada sâkin olanlara Cülhâm derler. Gözleri ve ayakları yoktur. İki kanatları vardır, uçarlar. Beşinci tabakanın adı Melesel’dir. Orada yaşayanların adı Mıthat’tır. Sayıları hesapsızdır. Birbirlerini yerler. Orada kükürtten dağ gibi taşlar vardır. O taşlar kâfirlerin boyunlarına bağlanıp Cehenneme atılır. Altıncı tabakanın adı Siccin’dir. Cehennem ehlinin amel defterleri oradadır. Orada sâkin olanlara Kutâfe derler. Kuş şeklindedirler. Fakat elleri insan eli, kulakları sığır kulağı, ayakları koyun ayağı gibidir. Onlar melekler gibi yemez, içmez ve cimâ’ etmezler. Daimâ Hakk Teâlâ’ya ibadet ederler. Bir rivayette Cehenneme gireceklerin rûhlaru kıyamete kadar orada habs olmuşlardır. Yedinci tabakanın adı Ucbâ’dır. Kavminin adı Cüsûm’dur. Hepsi kısa boylu,siyah zenciler gibidir. Elleri ayakları yırtıcı hayvan pençesi gibidir. Ye’cûc ve Me’cûc’u onlar helâk etsse gerektir. Hâlen lânetli şeytan, avanesiyle birlikte orada sâkindir. Kendisi bir taht üzerinde oturur. Taraftarları etrafında saflar hâlinde durup herbiri bu yeryüzünde insanları sapıtmak için yaptıkları fitne ve fesadları ona arz ederler. Bunlardan fesad ve kötülüğü çok olanı iblis yanına alıp ona itifat eder ve yakınlarından sayar. Hakk Teâlâ ümmet-i Muhammedi (s.a.v.) onların şerrinden muhafaza buyursun. Âmin. Bu yedinci tabakanın ortasında karanlıktan bir perde vardır.
Yerin bu yedi tabakası, Arzı taşımak için yaratılan büyük bir meleğin omuzunda durmaktadır. Hakk Teâlâ yedi kat yerin altında yeşil kaya, kırmızı boğa, büyük balık ve engin denizden daha aşağıda kendi haşmetiyle yedi tabaka Cehennem yaratmıştır. Bu yedi tabaka birbirinin altında ve her iki tabaka arası beş yüz yıllık mesafedir. Cehennemin yedi kapısı vardır. Her birinin içinde ateşten yetmiş bin dağ, her dağda ateşten yetmiş bin vadi, her vadinin içinde ipler, sandıklar, tokmaklar, topuzlar, zincirler, bukağılar, köpekler, yılanlar, zehirli akrepler, kaynar sular, katran ve irinler, zehir, zakkum gibi binlerce azâb vardır. Cehennemde kara yüzlü, gök gözlü zebâni melekler vardır. Bu meleklerin hepsi sağırdır, onlarda merhamet yaratılmamıştır, sayıları çoktur. Hakk Teâlâ zebanîlere Mâlik isminde büyük ve heybetli bir melek vekil etmiştir. Yedi Cehennemin hâkimi ve kapıcısı odur.
Birinci Cehennemin adı Cehennem’dir. Diğerlerine göre azâbı daha hafif ve incedir. Ümmet-i Muhammedin (s.a.v.) günahkârlarının yeri orasıdır. İkinci tabakanın adı Sa’ir’dir. Hıristiyanlar orada azâb görürler. Üçüncü tabakanın adı Sekar’dır. Yahudiler için devamlı kalınacak yerdir. Dördüncü tabakanın adı Cahim’dir. Dinden dönenler ve şeytanlar için orada acıklı bir azâb vardır. Beşinci tabakanın adı Hutame’dir. Gayyâ kuyusu oradadır. Ye’cûc ve Me’cûc ve kâfirlerin yeridir. Altıncı tabakanın adı Lezî’dir. Put ve ateşe tapanlar ile sihir yapanlar için hazırdır. Yedinci tabaka en aşağı kattır. İsmi Hâviye’dir. Orada Allah’ı inkâr edenler, O’na inanmayan dinsizler, borcunu ödemeyenler, yalancı ve münâfıklar olacaktır. Bu yedinci tabakanın etkisi ve harareti, azâbının şiddeti diğerlerinden çoktur. Yedi Cehennemin kendi içindeki tabakaları yedi bin tabakadan çoktur. Ya Rabbi! Bizi Cehennem azâbından koru!
Âlem ağacının meyvası olan Âdem Aleyisselâmın rûhu cümleden önce iken cümleden sonra zuhur ettiğini, Cennete çıkışını, oradan inişini zürriyeti ile yeryüzünün ma’mûr olduğunu, onun neslinden Habîb-i Ekrem sallâllahü aleyhi vessellemin dünyaya teşrifini ve Şeriatının devamlı ve ulu olduğunu bildirir.
Ey aziz! Tefsir ve ehl-i hadis ittifak ile şöyle bildirmişlerdir:
Allahü Teâlâ ruhlar alemini yarattıktan iki bin sene sonra cisimler alemini de icâd ederek altı günde Arş’ı A’lâdan zulmet ve hicaba varıncaya kadar her şeye nizamını vermiştir. Sonra Kerûbiyyûn meleklerini Arş’ın ayağına yerleştirip Melâike-i hâffûn (korkan) ve saffûn (saf olan) için Arş’ın etrafını mekân eylemiştir. Diğer meleklerin mertebelerine göre her zümresine belli bir mekân ihsan edip bir sınıfını Kürsîde, bir sınıfını Sidrede, bir sınıfını Livâü’l-hamd altında, bir çok sınıflarını da Cennette hûri ve gılmân ile yerleştirmiştir. Binlerce sınıf meleklerle gökler, yerler, denizler ve Cehennem dolmuştur. Melekleri yerde ve denizde olan mahlûklarına hizmetçi kılmıştır. Cehenneme dolan melekler zebaniler olmuştur. Mücerred ruhlar bölük bölük askerler gibi olup, gökleri ve yeri çevreleyen, İsrâfil aleyisselâmın sûru içinde her zümre mertebesine göre makamını bulmuştur. Cisimler âleminin her bölgesini, Arş-ı A’lâdan en aşağıdaki perdeye kadar melekler, ruhlar, varlıklar ve mahlûklar ile doldurmuştur. Yeryüzünü de çeşitli mahlûklarla boş bırakmadığı gibi bütün dağlarda ve vadilerde darı bitirip, bütün yeryüzünü doldurduğunda kudreti ile bir tavus kuşu yaratmıştır. Dünya dolusu darıyı ona ayırmış rızık olarak vermiştir. Kuş, o kendisine ayrılan darıyı zamanla yiyerek on yedi vadi dolusu darı kalınca korkusundan günde onar adet darı yemeye başlamıştır. Bir zaman sonra bir vadi dolusu darı kalınca günde bir tane yemekle kanaat etmiştir. Daha sonra darıları bitiren tavus kuşunun eceli de gelmiştir. Düşünmelidir ki, bu köhne dünya ne zamandan beri bu nizamı bulmuştur ve nelerden artakalmıştır. Akıl sahiplerine son derece ibret levhası olmuştur. Sonra Hakk Te’âlâ yeryüzünde renksiz, dumansız ve ısısız ateşten cinleri yaratıp Meâric ismini vermiştir. Bu, cinlerin babası olmuştur. Ondan Mearice isimli zevcesini yaratmıştır. Bunların izdivacından cin taifesi meydana gelmiş, yüzbinlerce kabile olmuştur. Lânetlenmiş şeytan da onlardandır. Cin taifesi zamanla çoğalarak yeryüzünü doldurmuştur. Onların asıl şekilleri insan şeklindedir. Fakar melekler gibi lâtif cisim olduklarından istedikleri şekilleri alabilirler. Zamanla iyiden iyiye çoğalan cin taifesi yeryüzüne sığmaz olunca, iblis kendi zürriyetini alarak dünya semâsına çıkıp orya yerleşti. Bütün cinler gece gündüz Allahü Teâlâ’ya ibadet edip asla isyan etmezlerdi. Yedi bin sene sonra yeryüzünde kalanları çeşitli sapıklıklara ve kan dökmeye başlayarak ibadetleri terk edip günah işlediler. Sonra Hakk Teâlâ her yüz yılda bir kere kendilerinden bir peygamber gönderdikçe o peygamberi öldürerek on iki bin senede yüzyirmi peygamber katletmişlerdir. Sonra Hakk Teâlâ hışm ederek dünya semâsında yaşayan İblisi evlâdiyle yeryüzüne indirip, cinleri bir yere toplayarak semâdan indirdiği ateşle hepsini yakmıştır. Semâdan gönderdiği İblisin zürriyetini bir kısım adalarda yerleştirip, İblisi kendisine çok itaatli olduğundan yedinci semâya kaldırmıştır. Oradan İlâhî dergâha alınacak kadar yükselen İblisi Cennetine kabul etmiştir. Allah, dünyanın boş kalmaması için dünya semâsından yeryüzüne melekler indirmiştir. Melekler yeryüzünde Hakk Teâlâ’ya bin yıl ibadet etmişlerdir. Böylece cinlerin babası olan Mearic’in yaratılmasından yirmi bin yıl geçmiştir.
Bundan sonra Hakk Teâlâ insanların babası olan Hz. Adem aleyisselâmı yaratmak murad ettiğinde, Azrail aleyisselâmı gönderip yeryüzünde yedi iklime ait yerlerden çeşitli topraklar aldırmıştır. Sonra Cebrail aleyisselâmı gönderip o kuru toprağı kırk gün yoğurtmuştur. Hakk Teâlâ o hamura, en güzel yaradılış üzere Nu’man Vadisinin içinde şekil vermiştir. Kendi ruhundan onun başucuna doğru üflemiştir. Böylece onu meleklerin secdegâhı eylemiş ve kendi neslinden gelecekler için bir peygamber eylemiştir. Bütün melekler ona secde ettiğinde İblis “hayır” diyerek lanetlenmiş ve kovulmuştur. Sonra da Allah’tan kıyamete kadar mühlet almıştır. O zaman kadar sayısız zürriyeti ile insanoğluna saldırmaya fırsat bulmuştur. Bunlar insanların bedenlerine her yerden girer, damarlardaki kan gibi dolaşıp onları yoldan çıkarmaya çalışırlar. Fakat zorla insanları âsi ve kâfir yapamazlar. Ancak ibadetleri zor ve acı, yasakları kolay ve tatlı göstererek vesvese verirler. Hakkk Teâlâ hepimizi onların şerrinden muhafaza buyursun. Âmin.
Hakk Teâlâ Âdem aleyisselamı yeryüzünde yarattıktan kırk yıl sonra, göklere kaldırıp Firdevs Cennetine sokmuş ve hülleler (elbiseler) giydirip çok nimetler ihsan etmiştir. Âdem aleyisselama her nimeti verdikçe; “Bu nimetlerle yetinir misin?”, diye hitap etmiş, O da; “Yeterli değildir ya Rabbi” diye cevap vermiştir. Bu durum bir müddet böyle devam etmiştir. Ne zaman ki, Hakk Teâlâ Âdem aleyisselâma bir uyku verip, sol kaburga kemiğinden Hazret-i Havva Anamızı yaratmıştır. Âdem aleyisselâm gözünü açtığında yanında kendi gibi bir güzel insan oturuyor görmüştür. Onunla sohbet edip aralarında vuslat yakınlaşması olduğunda Hakk Teâlâ yine hitap edip “Ya Âdem! Bu nimetimle nicesin?”, buyurduğunda, “Ya Rabbi! Hesapsız nimet denizine daldım. Bu nimetini hepsinden büyük buldum. Bununla kanaat ettim. Havvâ ile sükûnet bulup, ülfetiyle ünsiyet kılıp, ondan murad aldım. Başka ikrama hacet kalmayıp, bu ihsanının şükür ve süruru ile doldum,” diye cevap vermiştir. Sonra Hakk Teâlâ, “ Ya Âdem! Havvâ ile cennetimde Oturun. Her nimetimden lezzet alın. Ancak buğday ağacına yanaşmayın, ondan yiyerek bana âsi olmayın”, buyurmuştur. Bu minvâl üzere Hazret-i Âdem Havvâ Anamızla bin yıl kadar Cennette safâ sürmüşlerdir. Sonra Âdem aleyisselâm Havvâ Anamızın sözüne uyarak buğday ağacından alıp ikisi birden yediklerinde Hakk Teâlâ onları (Cennet elbiselerinden) uryân olarak Cennetten dünyaya indirmiştir. Âdem aleyisselâm Hindistan’da bir yüksek dağ üzerine inmiştir. İki yüz yıl o dağda ağlayıp tevbe ettikten sonra tevbesi kabul olmuştur. Havvâ Anamızda Âdem Atamızı talep edip iki yüz yıllık hasreti ile Arafat Dağı üzerinde buluşmaları müyesser olmuştur.
NAZM
İki cânibden ol müştâk
İkisi bile mübtelâ-yı firâk
Birbirine heman erişdiler
Ağlayıp sarmaşıp görüşdüler.
Sonra Şam’a gelip orada beş yüz yıl kaldılar. Hâabil ve Kâbil orada dünyaya gelip yine Hindistan’a gitmişlerdir. Ömürlerinin süresi iki bin sene idi. Âdem aleyisselâm Serendib adasında, Ondan kırk sene sonra da Havvâ Anamız Cidde’de vefat etmişlerdir. Sonra zürriyetleri yeryüzünü meskûn ve ma’mûr etmişlerdir. Âdem aleyisselâmın neslinden binlerce kimse nebi olmak şerefine kavuşmuşlardır. Hz. Âdem aleyisselâmdan altı bin sene geçtikten sonra Mekke-i Mükerreme’de İsmail aleyisselâm evlâdından, Kureyş Kabilesinden, Haşimoğullarından Abdullah’ın sulbünden Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretleri dünyaya gelmiştir. Kırk bir yaşında bütün insanlara ve cinlere peygamber olmuştur. Üç sene Mekke’de kâfirlerden cefâlar görüp, mağlûp iken Medine’ye hicret etmiştir. Onuncu sene Mekke’ye galip gelerek feth edip, yine Medine’ye gitmiştir. O sene Medine’de yaşı altmış üç olup oradan âhirete irtihal etmiştir. Bizim peygamberimiz (s.a.v.) O’dur. peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra peygamber gelmez. Mübarek Şeriati kıyamete kadar bâkidir. Hükümleri yürürlükten kalkmaz ve değiştirilmez. Peygamberimiz hicretinden bu zamana kadar Kameri takvim ile bin yüz yetmiş yıl geçmiştir. O halde âhir zaman olup dünyanın ömrü geçip gitmiş ve kıyamet yaklaşmıştır. Edep, hayâ, sevgi ve vefâ, sıdk ve ve safâ yitmiş ve batmıştır. Çünkü peygamberimizin (s.a.v.) haber verdiği kıyamet alâmetlerinin çokları zuhûr etmiştir. “Ya Rabbi! Bizi âhir zaman fitnesinden koru. İmân ve şehadet ile dünyadan çıkar. Birahmetike ya erhamerrahimîn”.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Mârifetnâme
Ruhani Cehennem Nedir?
Şimdi ruhanî Cehennemi anlatalım: Rûhanî dememizin sebebi, beden araya girmeksizin yalnız ruha olduğu içindir. Âyet-i kerîmede, «O Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir ki, tırmanıp yüreklerin tâ üstüne çıkacak ve kaplayacaktır», (1) buyurulması bunu gösteriyor. O, kalbi istilâ eden bir ateştir. Bedenle alâkalı olan ateşe ise cismanî, denir.
İşte bu rûhanî Cehennemde üç çeşit ateş vardır: Biri, dünya arzu ve isteklerinden ayrılık ateşi, ikincisi, mahcubiyet, utanma ve rezil olma ateşi, üçüncüsü de, Allahü Teâlâ’yı görmekten mahrum ve ümitsiz kalma ateşidir. Bu üç çeşit ateşin hepsi de, bedenle değil, ruhla alâkalıdır. Bu üç ateşin sebeplerini açıklamak lâzım ki, herkes buradan [bu dünyadan] giderken beraberinde bunları nasıl götürüyor anlaşılsın. Aynı zamanda bu âlemden ariyet olarak göstereceğimiz bir misâl ile onu açıklayacağız.
BİRİNCİ SIFAT: Dünya arzu ve isteklerinden ayrılık ateşidir. Bunun sebebi kabir azabı anlatılırken söylendiği gibi, aşk ve Cenneti istemenin kalbin yaratılışına uygun olmasıdır. Mâşukla olmak kalbin cenneti olunca, mâşukla olmamak da cehennemi olur. O hâlde dünyaya âşık olan, dünyada Cennettedir. «O hâlde dünya, kâfirin Cennetidir» (2). Âhirette ise, Cehennemdedir. Çünkü, mâşukunu ondan almışlardır. Demek ki, bir şey iki değişik hâlde, hem lezzete, hem de eleme sebep oluyor.
Bu ateş dünyada şuna benzer: Bir padişah düşünelim: Yeryüzünde her şey ona itaat ediyor, her şeye hükmediyor, daima güzel yüzlü cariyeler, hizmetçiler, kadınlarla bulunuyor ve yine daima süslü süslü köşkler, rengârenk bahçeleri seyrediyor. Bu zevk ve safâ içerisinde iken aniden bir düşman geliyor, onu yakalıyor ve kendine hizmetçi alıyor. Memleketindeki insanların yanında onu köpeklere hizmet ettirirken, onun yanında hanımıyla ve cariyeleriyle oynuyor, eğleniyor. Hizmetçilerine emirler veriyor. Hazinesinde, kendisi için çok kıymetli olarak bulundurduğu şeyleri düşmanlarına veriyor. Dikkat buyurun! Bu adamın bedenine hiçbir eziyet yapılıyor mu? Fakat hanımından, çocuklarından, hükümdarlığından, cariyelerinden ve hazinelerinden ayrılık kalbine oturmuş onu yakıyor. Bu sıkıntıdan kurtulmak için, bir yolla öldürülmesini yahut canının şiddetli azablarla, dayaklarla yakılmasını istiyor.
Bu bir ateşin örneğidir. Ne kadar çok nimete sahip olursa, hükmü ne kadar kuvvetli ve lezzetleri ne kadar çok olursa, bu ateş de o kadar yakıcı ve şiddetli olur. O hâlde, dünyada rahatlık sınırını geniş tutanların, dünyadan çok şeye kavuşanların dünyaya bağlılıkları, dünya sevgileri do o kadar çok olur.
Bunların ayrılık ateşi de kalblerinde daha yakıcı olur. O ateşin bu dünyada örneğinin bulunmasına imkân yoktur. Çünkü, bu dünyadaki kalbe ait elemler, istisnasız kalbe ve ruha tamamen yerleşemez. Çünkü, hisler ve bu dünya işleri kalbi meşgul eder. Meşguliyet, azabın yerleşmemesi için kalbe bir perde gibidir.
Bunun içindir ki, bu kimse gözünü ve kulağını bir şeyle meşgul ederse, o elem onda azalır. Bu işlere son verirse acıyı daha çok duyar. Bu yüzdendir ki, elem ve acı sahibi bir kimse, uykudan uyanınca, o elemin yarası kalbinde daha büyük olur. Çünkü, uykuda iken rûh her şeyden uzaklaşmış, yalnız kalmıştı. Hisler geri gelmeden önce, ona ulaşan her şeyin eseri de çok olur. Hattâ güzel bir ses ile uykudan uyansa, onda büyük tesir bırakır. Bunun sebebi, kalbin bu esnada, yâni uyurken hislerden arınmış olmasıdır. Bununla beraber bu dünyada, hislerden tamamen kurtulamaz. Ölünce, hislerden uzak kalır ve tamamen ayrılır, işte o zaman onun rahatı ve elemi de onda öylece büyük olur. Oradaki ateşin, dünya ateşi olacağını zannetmeyin. Bu ateşi yetmiş defa su ile yıkadıktan sonra dünyaya göndermişlerdir.
İKİNCİ ATEŞİN SIFATI: Yaptığı rezaletlerden utanma ve mahcubiyet ateşidir. Bu ateşe şöyle misâl verilir: Bir padişah düşünelim. Gayet aşağı ve hasis bir kimseyi seçer, yanına alır ve memleketin valiliğini ona verir. Onu kendi hareminde bulundurur.
Kendisine sırdaş yapar. Haremdeki herkesi gösterir. Hazineyi ona teslim eder. Her işde ona itimat eder [güvenir]. Bu hasis adam, bu nimetlere kavuşunca, emri dinlemez, nankörlük eder. Padişahın hazinesini harcar, padişahın hanımına ve haremine hıyanet ve kötülük eder. Görünüşte ise, padişahın emanetini korur. Fakat bir gün padişahın haremine hıyanet ve kötü muamele yaparken etrafına bakar. Padişahın bir pencereden kendisini seyretmekte olduğunu görür ve her gün kendisini gördüğünü ve hıyanetinin daha çok olması için, ses çıkarmadığını anlar. Herkesin gözü önünde, âleme ibret olsun diye, bu hasisi öldüreceğini ve bu zamanda bu adamın bu rezilliklerinden dolayı kalbindeki utanmayı, ruhundaki bu mahcubiyeti düşünün! Vücudunda hiçbir ağrı yoktur. Buna rağmen bu mahcubiyet ve utanmadan kurtulmak için yerin dibine girmeye çoktan razıdır!..
Bunun gibi, sen de bu dünyada, zahirde güzel görünen âdet şeklinde işler yaparsın. Fakat onların aslı ve hakikati kötü ve çirkindir. O işlerin aslı ve hakikati kıyamette sana gösterildiğinde, rezilliğin meydana çıkacak ve mahcubiyet ateşi ile yanacaksın. Meselâ bugün gıybet edersen, kıyamette kendini, bu dünyada akrabasının etini yiyip, kızartılmış tavuk yediğini ve fakat dikkatli bakınca ölmüş kardeşinin eti olduğunu tanıyan kimse gibi görürsün. Bu rezaletin büyüklüğünü ve böyle yapan kimsenin kalbindeki ateşin acısını düşünün. Gıybetin [dedikodunun] aslı ve hakikati budur. Yarın meydana çıkacaktır. Bunun için bir kimse rüyada ölü eti yediğini görürse, tâbiri, o kimsenin gıybet etmiş olması olur.
Sen bugün bir duvara taş atsan, bir kimse de sana; senin attığın taş duvardan senin evine düştü ve çocuklarının gözünü kör etti dese; eve gider, kıymetli çocuklarının gözlerinin, senin attığın taşla kör olduğunu görürsen; kalbine nasıl bir ateşin düşeceğini, ne müşkül vaziyette kalacağını bir düşün! Bu dünyada bir Müslümana hased eden [çekememezlik eden] bir kimse, kıyamet gününde kendisini; hasedin ruhu ve hakikati olan şu sıfat ve surette görür ki, kendisine derler: Sen, birine düşmanlık ediyorsun, zararı ona değil, sana geliyor. Senin dinini helak ediyor; gözlerinin nuru olacak taatların, iyiliklerin onun defterine geçiyor, sen ise iyiliksiz kalıyorsun. Hâlbuki, senin iyiliklerin kıyamette sana, bugünkü çocuklarının gözünden daha çok yarayacaktır. Çünkü iyiliklerin, saadetine ve kurtuluşuna sebep olacak; ama çocukların, kıyamette saadetine sebep olmayacaklardır. Yarın kıyamet gününde, suretler hakikat ve ruha tâbi olup, görünen her şey ruhuna uygun göründüğü zaman, utanma, mahcubiyet ve çirkinlik orada meydana çıkacaktır.
Uyku hâli o âleme daha yakın olmak sebebiyle, rüyadaki işler, mânâ ve hakikatine uygun şekilde olur. Şöyle ki: İbn Sirin’in yanına birisi gelip, «Rüyamda elimde bir yüzük vardı, kadınların ferçlerini [avret mahalli] ve erkeklerin ağızlarını mühürlediğimi gördüm» dedi. İbn Sirin buyurdu ki: «Sen Ramazan ayında müezzinlik yapıp, gün doğmadan ezan okur muydun?». Soran, evet öyledir, dedi. Dikkat ediniz! Kendi yaptığı işini, rüyada kendisine nasıl gösterdiler! Zira ezan, sureta [görünüşte] bir sesdir ve hatırlatmadır. Ramazan ayındaki ruhu ve hakikati ise yemekten ve cimâdan men etmektir. Ne kadar şaşılır ki rüyada sana kıyamette birçok örnekler gösterilir de, senin dünyanın hakikatinden hiç haberin olmaz.
Bundan ötürüdür ki, hadîs-i şerifte bildirildi: «Kıyamet günü dünyayı şöyle şöyle vaziyette ihtiyar bir kadın şeklinde getirirler. Onu gören herkes «Senden Allah’a sığınırız», derler. O zaman onlara, «Uğruna kendinizi helâk ettiğiniz dünya budur!» denir.» Onu görenler, o kadar mahcup olur, o kadar utanırlar ki, bu mahcubluk ve utanmadan kurtulmak için ateşe atılmak isterler.
Bu rezalet şuna benzer: Anlatırlar ki, padişah oğlunu evlendirmiştir. Oğlan o gece önce şarap içip, sarhoş olunca zifaf arzusuyla dışarıya çıktı. Odaya girmek istedi. Yolunu şaşırdı ve saraydan çıktı. Yoluna devam etti. Bir yere geldi, içinde kandil yanan bir ev gördü. Hanımının odasına geldiğini zannetti, içeri girince insanların uykuda olduğunu gördü. Ne kadar seslendiyse de cevap veren olmadı. Uyuyorlar zannetti. Üstünde yeni bir örtü bulunan birini gördü. Gelin budur dedi. Onun yanına yattı. Üstünden örtüyü kaldırınca, burnuna güzel bir koku geldi. Kendi kendine, «Şüphesiz gelin budur, çünkü çok güzel kokuyor», dedi. Sabaha kadar onunla mübaşeret eyledi.
Dilini onun ağzına koydu. Bir yaşlık hissetti. Zannetti ki, kendisine yakınlık gösteriyor ve üzerine gül suyu döküyor. Sabah olup, kendine geldiği zaman, etrafına bakındı, orası putperestlerin mezarlığı idi. Uyuyanlar ölüler idi. Üstünde yeni örtü olup, gelin sandığı ise, o yakınlarda ölmüş ihtiyar, çirkin bir kadındı. O güzel koku, öldüğü zaman bedenine sürdükleri güzel koku idi. Dili ile hissettiği yaşlıklar ise, onun pislikleri idi. Kendine bakınca, yedi azasını [yani bütün vücudunu] pislik içinde gördü. Ağzında ve boğazında onun ağzının suyundan bir acılık ve fenalık buldu. Bu rezalet, bu mahcubiyet ve pislik içine gömülmüş halinden utanıp ölmek istedi. Padişah yahut askerleri, olmaya kendisini görür diye çok korktu! O bu düşünceler içerisinde iken padişah ve kumandanları onu aramaya çıktılar ve onu bu pisliğin ve alçaklığın içinde gördüler. O ise, bu alçaklık ve rezillikten kurtulmak için yerin dibine girmek istedi.
O hâlde, yarın kıyamet günü dünyayı sevenler, dünyanın lezzet ve şehvetlerini bu şekilde görürler. Şehvet ve arzularının çokluğundan kalblerinde kalan eser ve izler, o kimsenin boğazında, dilinde ve bedenindeki pislikler ve acılıklar gibidir. Hattâ ondan da fenadır. Çünkü, öbür dünyadaki işlerin tamamı ve zorluğu örnekle anlatmaya gelmez. Fakat bu, ruha ve kalbe olan utanma ve mahcubiyet ateşi denen ateşlerden, bedenin habersiz olduğunu gösteren basit bir numunedir.
ÜÇÜNCÜ ATEŞİN SIFATI: Allahü Teâlâ’yı görmekten mahrum kalma ve o saadete kavuşmaktan ümitsiz olma hasretinin verdiği ateştir. Bunun sebebi, bu dünyadan götürdüğü körlük ve cahilliktir. Zira marifete kavuşamadı ve kalbini zikir ve mücahede ile temizlemedi ki; öldükten sonra Allahü Teâlâ ona görünsün. Kalb, parlak bir aynaya benzer. Günah ve dünya arzularının pasları onu karartır ve bir şey göstermeyecek hâle getirir.
Bu ateşin misâli şöyledir: Bir grup insanla, karanlık bir gecede, renkleri belli olmayan çakıl taşlarıyla dolu bir yere gittiğini düşün. Arkadaşlarının sana, «Bunlardan taşıyabileceğin kadar al. Çünkü biz, bunların çok kıymetli olduğunu duyduk», deseler ve hepsi taşıyabileceği kadar alsalar, sen ise hiç almayıp onlara, «Yarın bunların işe yarayıp yaramayacağını bilmediğim için bu kadar sıkıntıya katlanmam ve bu ağır yükü çekmem aptallık olur», desen, sonra da onlarla beraber gitsen ve onlarla alay etsen, onları aptal yerine koyup eğlensen ve onlara, «Aklı ve zekâsı olan benim gibi rahat ve hafif gider, aptal olan kendini eşek yapar, yük çeker ve mümkün olmayan şeylere tama’ eder!» desen, fakat ortalık ağarınca bakıldığı zaman; bunların hepsinin cevher, kırmızı yakut ve yüz binlerce altın değerinde olduğu görülse; arkadaşların ne için biraz daha fazla almadık derlerken, sen bir tane bile almamakla aldandığından, ölecek gibi olursun. Ve bunlara sahip olmamak ateşi kalbine düşer. Sonra onlar, aldıkları bu şeyleri satıp, yeryüzünün valiliğini alırlar. İstedikleri nimetleri yerler, istedikleri yere giderler, Seni, aç, susuz ve çıplak bırakırlar. Seni hizmetçi olarak alır, iş yaptırırlar. «Bu nimetlerden bana da bir pay verin» desen, cevabında, âyet-i kerimedeki gibi, «Cehennemdekiler, Cennettekilere derler: Allahü Teâlâ’nın size rızık olarak gönderdiği şeylerden, yahut akıttığı sulardan bize de akıtınız (veriniz). Cennet ehli derler ki, muhakkak ki, Allahü Teâlâ onları kâfirlere haram eylemiştir» (3) söylerler ve «Dün gece sen bizimle alay etmez miydin? Biz de bugün, seninle alay ederiz», derler. Âyet-i kerimede, «Eğer bizimle alay ediyorsanız, elbette biz de sizinle alay edeceğiz» (4), buyruldu.
Cennet nimetlerinin ve Allahü Teâlâ’yı görmenin elden kaçmasına misâl bu anlattığımızdır. Bu cevherler, iyi ameller; o karanlık da, bu dünyaya benzer, iyi amel cevherleri elde etmeyenler, «İlerdeki şüpheli nimetleri için, niçin şimdi eziyet çekeyim?» derler. Yarın ise, «Üzerimize o sudan akıtınız» (5), derler. Nasıl üzülmez, nasıl hasret çekmezler ki, yarın kıyamet günü Allahü Teâlâ’nın çeşit çeşit nimet ve saadetleri; marifet ve iyi amel işleyenlere akar, gelir. Dünya nimetlerinin hepsi oradakilerin bir anlığının karşılığı olamaz. Hattâ Cehennemden en son çıkacak olana bile verilenler, dünyadakilerin on katıdır. Bu benzetme, ölçü ve miktarla değil, nimetin ruhu, aslı iledir. O da lezzetin verdiği sürürdür. Meselâ, «Bir cevher on altındır», denir. Kıyamet asıl itibariyle olup; mâhiyet ağırlık ve ölçü bakımından değildir. Bu da böyledir.
(1) 104 – Hümeze: 7 – 8.
(2) M. Zühd, 1; F. Zühd, 16; C. Zühd, 3; Hm. II. 197, 323, 389, 485,
(3) 7 – A’râf: 50.
(4)11 – Hûd: 38.
(5) 7 – A’râf: 50
İmam Gazâli-Kimyâ-yı Saadet
İşte bu rûhanî Cehennemde üç çeşit ateş vardır: Biri, dünya arzu ve isteklerinden ayrılık ateşi, ikincisi, mahcubiyet, utanma ve rezil olma ateşi, üçüncüsü de, Allahü Teâlâ’yı görmekten mahrum ve ümitsiz kalma ateşidir. Bu üç çeşit ateşin hepsi de, bedenle değil, ruhla alâkalıdır. Bu üç ateşin sebeplerini açıklamak lâzım ki, herkes buradan [bu dünyadan] giderken beraberinde bunları nasıl götürüyor anlaşılsın. Aynı zamanda bu âlemden ariyet olarak göstereceğimiz bir misâl ile onu açıklayacağız.
BİRİNCİ SIFAT: Dünya arzu ve isteklerinden ayrılık ateşidir. Bunun sebebi kabir azabı anlatılırken söylendiği gibi, aşk ve Cenneti istemenin kalbin yaratılışına uygun olmasıdır. Mâşukla olmak kalbin cenneti olunca, mâşukla olmamak da cehennemi olur. O hâlde dünyaya âşık olan, dünyada Cennettedir. «O hâlde dünya, kâfirin Cennetidir» (2). Âhirette ise, Cehennemdedir. Çünkü, mâşukunu ondan almışlardır. Demek ki, bir şey iki değişik hâlde, hem lezzete, hem de eleme sebep oluyor.
Bu ateş dünyada şuna benzer: Bir padişah düşünelim: Yeryüzünde her şey ona itaat ediyor, her şeye hükmediyor, daima güzel yüzlü cariyeler, hizmetçiler, kadınlarla bulunuyor ve yine daima süslü süslü köşkler, rengârenk bahçeleri seyrediyor. Bu zevk ve safâ içerisinde iken aniden bir düşman geliyor, onu yakalıyor ve kendine hizmetçi alıyor. Memleketindeki insanların yanında onu köpeklere hizmet ettirirken, onun yanında hanımıyla ve cariyeleriyle oynuyor, eğleniyor. Hizmetçilerine emirler veriyor. Hazinesinde, kendisi için çok kıymetli olarak bulundurduğu şeyleri düşmanlarına veriyor. Dikkat buyurun! Bu adamın bedenine hiçbir eziyet yapılıyor mu? Fakat hanımından, çocuklarından, hükümdarlığından, cariyelerinden ve hazinelerinden ayrılık kalbine oturmuş onu yakıyor. Bu sıkıntıdan kurtulmak için, bir yolla öldürülmesini yahut canının şiddetli azablarla, dayaklarla yakılmasını istiyor.
Bu bir ateşin örneğidir. Ne kadar çok nimete sahip olursa, hükmü ne kadar kuvvetli ve lezzetleri ne kadar çok olursa, bu ateş de o kadar yakıcı ve şiddetli olur. O hâlde, dünyada rahatlık sınırını geniş tutanların, dünyadan çok şeye kavuşanların dünyaya bağlılıkları, dünya sevgileri do o kadar çok olur.
Bunların ayrılık ateşi de kalblerinde daha yakıcı olur. O ateşin bu dünyada örneğinin bulunmasına imkân yoktur. Çünkü, bu dünyadaki kalbe ait elemler, istisnasız kalbe ve ruha tamamen yerleşemez. Çünkü, hisler ve bu dünya işleri kalbi meşgul eder. Meşguliyet, azabın yerleşmemesi için kalbe bir perde gibidir.
Bunun içindir ki, bu kimse gözünü ve kulağını bir şeyle meşgul ederse, o elem onda azalır. Bu işlere son verirse acıyı daha çok duyar. Bu yüzdendir ki, elem ve acı sahibi bir kimse, uykudan uyanınca, o elemin yarası kalbinde daha büyük olur. Çünkü, uykuda iken rûh her şeyden uzaklaşmış, yalnız kalmıştı. Hisler geri gelmeden önce, ona ulaşan her şeyin eseri de çok olur. Hattâ güzel bir ses ile uykudan uyansa, onda büyük tesir bırakır. Bunun sebebi, kalbin bu esnada, yâni uyurken hislerden arınmış olmasıdır. Bununla beraber bu dünyada, hislerden tamamen kurtulamaz. Ölünce, hislerden uzak kalır ve tamamen ayrılır, işte o zaman onun rahatı ve elemi de onda öylece büyük olur. Oradaki ateşin, dünya ateşi olacağını zannetmeyin. Bu ateşi yetmiş defa su ile yıkadıktan sonra dünyaya göndermişlerdir.
İKİNCİ ATEŞİN SIFATI: Yaptığı rezaletlerden utanma ve mahcubiyet ateşidir. Bu ateşe şöyle misâl verilir: Bir padişah düşünelim. Gayet aşağı ve hasis bir kimseyi seçer, yanına alır ve memleketin valiliğini ona verir. Onu kendi hareminde bulundurur.
Kendisine sırdaş yapar. Haremdeki herkesi gösterir. Hazineyi ona teslim eder. Her işde ona itimat eder [güvenir]. Bu hasis adam, bu nimetlere kavuşunca, emri dinlemez, nankörlük eder. Padişahın hazinesini harcar, padişahın hanımına ve haremine hıyanet ve kötülük eder. Görünüşte ise, padişahın emanetini korur. Fakat bir gün padişahın haremine hıyanet ve kötü muamele yaparken etrafına bakar. Padişahın bir pencereden kendisini seyretmekte olduğunu görür ve her gün kendisini gördüğünü ve hıyanetinin daha çok olması için, ses çıkarmadığını anlar. Herkesin gözü önünde, âleme ibret olsun diye, bu hasisi öldüreceğini ve bu zamanda bu adamın bu rezilliklerinden dolayı kalbindeki utanmayı, ruhundaki bu mahcubiyeti düşünün! Vücudunda hiçbir ağrı yoktur. Buna rağmen bu mahcubiyet ve utanmadan kurtulmak için yerin dibine girmeye çoktan razıdır!..
Bunun gibi, sen de bu dünyada, zahirde güzel görünen âdet şeklinde işler yaparsın. Fakat onların aslı ve hakikati kötü ve çirkindir. O işlerin aslı ve hakikati kıyamette sana gösterildiğinde, rezilliğin meydana çıkacak ve mahcubiyet ateşi ile yanacaksın. Meselâ bugün gıybet edersen, kıyamette kendini, bu dünyada akrabasının etini yiyip, kızartılmış tavuk yediğini ve fakat dikkatli bakınca ölmüş kardeşinin eti olduğunu tanıyan kimse gibi görürsün. Bu rezaletin büyüklüğünü ve böyle yapan kimsenin kalbindeki ateşin acısını düşünün. Gıybetin [dedikodunun] aslı ve hakikati budur. Yarın meydana çıkacaktır. Bunun için bir kimse rüyada ölü eti yediğini görürse, tâbiri, o kimsenin gıybet etmiş olması olur.
Sen bugün bir duvara taş atsan, bir kimse de sana; senin attığın taş duvardan senin evine düştü ve çocuklarının gözünü kör etti dese; eve gider, kıymetli çocuklarının gözlerinin, senin attığın taşla kör olduğunu görürsen; kalbine nasıl bir ateşin düşeceğini, ne müşkül vaziyette kalacağını bir düşün! Bu dünyada bir Müslümana hased eden [çekememezlik eden] bir kimse, kıyamet gününde kendisini; hasedin ruhu ve hakikati olan şu sıfat ve surette görür ki, kendisine derler: Sen, birine düşmanlık ediyorsun, zararı ona değil, sana geliyor. Senin dinini helak ediyor; gözlerinin nuru olacak taatların, iyiliklerin onun defterine geçiyor, sen ise iyiliksiz kalıyorsun. Hâlbuki, senin iyiliklerin kıyamette sana, bugünkü çocuklarının gözünden daha çok yarayacaktır. Çünkü iyiliklerin, saadetine ve kurtuluşuna sebep olacak; ama çocukların, kıyamette saadetine sebep olmayacaklardır. Yarın kıyamet gününde, suretler hakikat ve ruha tâbi olup, görünen her şey ruhuna uygun göründüğü zaman, utanma, mahcubiyet ve çirkinlik orada meydana çıkacaktır.
Uyku hâli o âleme daha yakın olmak sebebiyle, rüyadaki işler, mânâ ve hakikatine uygun şekilde olur. Şöyle ki: İbn Sirin’in yanına birisi gelip, «Rüyamda elimde bir yüzük vardı, kadınların ferçlerini [avret mahalli] ve erkeklerin ağızlarını mühürlediğimi gördüm» dedi. İbn Sirin buyurdu ki: «Sen Ramazan ayında müezzinlik yapıp, gün doğmadan ezan okur muydun?». Soran, evet öyledir, dedi. Dikkat ediniz! Kendi yaptığı işini, rüyada kendisine nasıl gösterdiler! Zira ezan, sureta [görünüşte] bir sesdir ve hatırlatmadır. Ramazan ayındaki ruhu ve hakikati ise yemekten ve cimâdan men etmektir. Ne kadar şaşılır ki rüyada sana kıyamette birçok örnekler gösterilir de, senin dünyanın hakikatinden hiç haberin olmaz.
Bundan ötürüdür ki, hadîs-i şerifte bildirildi: «Kıyamet günü dünyayı şöyle şöyle vaziyette ihtiyar bir kadın şeklinde getirirler. Onu gören herkes «Senden Allah’a sığınırız», derler. O zaman onlara, «Uğruna kendinizi helâk ettiğiniz dünya budur!» denir.» Onu görenler, o kadar mahcup olur, o kadar utanırlar ki, bu mahcubluk ve utanmadan kurtulmak için ateşe atılmak isterler.
Bu rezalet şuna benzer: Anlatırlar ki, padişah oğlunu evlendirmiştir. Oğlan o gece önce şarap içip, sarhoş olunca zifaf arzusuyla dışarıya çıktı. Odaya girmek istedi. Yolunu şaşırdı ve saraydan çıktı. Yoluna devam etti. Bir yere geldi, içinde kandil yanan bir ev gördü. Hanımının odasına geldiğini zannetti, içeri girince insanların uykuda olduğunu gördü. Ne kadar seslendiyse de cevap veren olmadı. Uyuyorlar zannetti. Üstünde yeni bir örtü bulunan birini gördü. Gelin budur dedi. Onun yanına yattı. Üstünden örtüyü kaldırınca, burnuna güzel bir koku geldi. Kendi kendine, «Şüphesiz gelin budur, çünkü çok güzel kokuyor», dedi. Sabaha kadar onunla mübaşeret eyledi.
Dilini onun ağzına koydu. Bir yaşlık hissetti. Zannetti ki, kendisine yakınlık gösteriyor ve üzerine gül suyu döküyor. Sabah olup, kendine geldiği zaman, etrafına bakındı, orası putperestlerin mezarlığı idi. Uyuyanlar ölüler idi. Üstünde yeni örtü olup, gelin sandığı ise, o yakınlarda ölmüş ihtiyar, çirkin bir kadındı. O güzel koku, öldüğü zaman bedenine sürdükleri güzel koku idi. Dili ile hissettiği yaşlıklar ise, onun pislikleri idi. Kendine bakınca, yedi azasını [yani bütün vücudunu] pislik içinde gördü. Ağzında ve boğazında onun ağzının suyundan bir acılık ve fenalık buldu. Bu rezalet, bu mahcubiyet ve pislik içine gömülmüş halinden utanıp ölmek istedi. Padişah yahut askerleri, olmaya kendisini görür diye çok korktu! O bu düşünceler içerisinde iken padişah ve kumandanları onu aramaya çıktılar ve onu bu pisliğin ve alçaklığın içinde gördüler. O ise, bu alçaklık ve rezillikten kurtulmak için yerin dibine girmek istedi.
O hâlde, yarın kıyamet günü dünyayı sevenler, dünyanın lezzet ve şehvetlerini bu şekilde görürler. Şehvet ve arzularının çokluğundan kalblerinde kalan eser ve izler, o kimsenin boğazında, dilinde ve bedenindeki pislikler ve acılıklar gibidir. Hattâ ondan da fenadır. Çünkü, öbür dünyadaki işlerin tamamı ve zorluğu örnekle anlatmaya gelmez. Fakat bu, ruha ve kalbe olan utanma ve mahcubiyet ateşi denen ateşlerden, bedenin habersiz olduğunu gösteren basit bir numunedir.
ÜÇÜNCÜ ATEŞİN SIFATI: Allahü Teâlâ’yı görmekten mahrum kalma ve o saadete kavuşmaktan ümitsiz olma hasretinin verdiği ateştir. Bunun sebebi, bu dünyadan götürdüğü körlük ve cahilliktir. Zira marifete kavuşamadı ve kalbini zikir ve mücahede ile temizlemedi ki; öldükten sonra Allahü Teâlâ ona görünsün. Kalb, parlak bir aynaya benzer. Günah ve dünya arzularının pasları onu karartır ve bir şey göstermeyecek hâle getirir.
Bu ateşin misâli şöyledir: Bir grup insanla, karanlık bir gecede, renkleri belli olmayan çakıl taşlarıyla dolu bir yere gittiğini düşün. Arkadaşlarının sana, «Bunlardan taşıyabileceğin kadar al. Çünkü biz, bunların çok kıymetli olduğunu duyduk», deseler ve hepsi taşıyabileceği kadar alsalar, sen ise hiç almayıp onlara, «Yarın bunların işe yarayıp yaramayacağını bilmediğim için bu kadar sıkıntıya katlanmam ve bu ağır yükü çekmem aptallık olur», desen, sonra da onlarla beraber gitsen ve onlarla alay etsen, onları aptal yerine koyup eğlensen ve onlara, «Aklı ve zekâsı olan benim gibi rahat ve hafif gider, aptal olan kendini eşek yapar, yük çeker ve mümkün olmayan şeylere tama’ eder!» desen, fakat ortalık ağarınca bakıldığı zaman; bunların hepsinin cevher, kırmızı yakut ve yüz binlerce altın değerinde olduğu görülse; arkadaşların ne için biraz daha fazla almadık derlerken, sen bir tane bile almamakla aldandığından, ölecek gibi olursun. Ve bunlara sahip olmamak ateşi kalbine düşer. Sonra onlar, aldıkları bu şeyleri satıp, yeryüzünün valiliğini alırlar. İstedikleri nimetleri yerler, istedikleri yere giderler, Seni, aç, susuz ve çıplak bırakırlar. Seni hizmetçi olarak alır, iş yaptırırlar. «Bu nimetlerden bana da bir pay verin» desen, cevabında, âyet-i kerimedeki gibi, «Cehennemdekiler, Cennettekilere derler: Allahü Teâlâ’nın size rızık olarak gönderdiği şeylerden, yahut akıttığı sulardan bize de akıtınız (veriniz). Cennet ehli derler ki, muhakkak ki, Allahü Teâlâ onları kâfirlere haram eylemiştir» (3) söylerler ve «Dün gece sen bizimle alay etmez miydin? Biz de bugün, seninle alay ederiz», derler. Âyet-i kerimede, «Eğer bizimle alay ediyorsanız, elbette biz de sizinle alay edeceğiz» (4), buyruldu.
Cennet nimetlerinin ve Allahü Teâlâ’yı görmenin elden kaçmasına misâl bu anlattığımızdır. Bu cevherler, iyi ameller; o karanlık da, bu dünyaya benzer, iyi amel cevherleri elde etmeyenler, «İlerdeki şüpheli nimetleri için, niçin şimdi eziyet çekeyim?» derler. Yarın ise, «Üzerimize o sudan akıtınız» (5), derler. Nasıl üzülmez, nasıl hasret çekmezler ki, yarın kıyamet günü Allahü Teâlâ’nın çeşit çeşit nimet ve saadetleri; marifet ve iyi amel işleyenlere akar, gelir. Dünya nimetlerinin hepsi oradakilerin bir anlığının karşılığı olamaz. Hattâ Cehennemden en son çıkacak olana bile verilenler, dünyadakilerin on katıdır. Bu benzetme, ölçü ve miktarla değil, nimetin ruhu, aslı iledir. O da lezzetin verdiği sürürdür. Meselâ, «Bir cevher on altındır», denir. Kıyamet asıl itibariyle olup; mâhiyet ağırlık ve ölçü bakımından değildir. Bu da böyledir.
(1) 104 – Hümeze: 7 – 8.
(2) M. Zühd, 1; F. Zühd, 16; C. Zühd, 3; Hm. II. 197, 323, 389, 485,
(3) 7 – A’râf: 50.
(4)11 – Hûd: 38.
(5) 7 – A’râf: 50
İmam Gazâli-Kimyâ-yı Saadet
Ruhanî ve Cismanî Ateş Nedir?
Ruha ait olan üç çeşit ateşi öğrendin. Şimdi bu ateşin, beden için olan ateşten daha şiddetli olduğunu anlayacaksın. Rûha, cana te’sir etmedikten sonra bedenin herhangi bir acıdan haberi olmaz. O hâlde bedenin acısı cana ulaşır. Bu yolla acı artar. İş böyle olunca, ruhun, canın içerisinde meydana gelen ateş ve elem, elbette daha büyük olur. Bu ateş ruhun içinden gelmekte olup, dışarıdan içeriye girmiyor.
Bütün acıların sebebi, yaratılış icabı kendinin zıddı olan bir şeyin onu kaplamasıdır. Bedenin yaratılış olarak icabı; bu terkibin kendinde kalması; parçalarının, hücrelerinin olduğu gibi sağlam durmasıdır. Yara ile birbirinden ayrılınca, zıddı meydana gelir ve acı duyar. Yara, bir yeri diğerinden ayırır, aradaki bütün hücrelere ateş düşer ve birbirinden ayrılırlar. Her hücresi ayrı bir acı duyar. Bunun için ateşin acısı çok zor ve şiddetlidir. O hâlde, kalbte yaratılış icabı olması gereken şeyin yerine onun zıddı yerleşince, ruhta onun acısı daha büyük olur.
Kalbin yaratılışının icabı, Allahü Teâlâ’yı bilmek ve görmektir. Onda bunun zıddı olan görmemezlik yerleşirse, acısı sonsuz olur. Eğer böyle olmasaydı, kalbler bu dünyada ölümden önce hasta olmaz, bu görmemezlik hastalığına düşmezdi. Fakat insanın eli, ayağı uyuşsa ve bir hissizlik meydana gelse, bu esnada ateş o uzvuna değse, uyuşukluğunun gitmesinin sebebini o anda anlayamaz. Ateşe değince bir yolla büyük bir kapı bulur. Bunun gibi kalbler, dünyada, uyuşuk ve hissiz olur ve bu uyuşukluk ölümle kalkar; bu ateş bir yolunu bulup, ruhun içinden yükselir. Bu başka bir yerden gelmiyor. Kendisi beraberinde götürmüştür ve onun içindedir. Fakat ilm-i yakîn ile bilmediği için, onu göremedi. Orada ise ayne’l-yakîn sahibidir, her şeyi görmektedir. Bunun için âyet-i kerimede, «Böyle değildir! Eğer ilm-i yakin ile bilseydiniz, elbette Cehennemi görürdünüz» (1), buyuruldu.
Şeriatın, cismani olan Cehennem ve Cenneti uzun uzun anlatmasının sebebi, onları herkesin bilmesi ve anlayabilmesi mümkün olduğu içindir. Fakat bu sözümüzü beğenmeyenler, zorluk ve büyüklüğünü anlayamayanlar çoktur. Hususan bir çocuğa «Çalış öğren, öğrenmezsen babanın valiliği ve hükümeti sana kalmaz, sen de o saadetten mahrum kalırsın» dersen, o bunun ne demek olduğunu anlamaz ve kalbinde ona büyük görünmez. Fakat, «Bunu öğren, yoksa muallim kulağını çeker!» dersen, bundan korkar.
Çünkü, bunun ne demek olduğunu anlar. Muallimin çocuğun kulağını çekmesi doğru olduğu gibi, babanın padişahlığından mahrum olmak ateşi de doğrudur. Muallimin talebesinin kulağını çekmesi onu terbiye etmek içindir. Bunun gibi cismanî (maddi) Cehennem de haktır, doğrudur ve Allahü Teâlâ’yı görmekten mahrum kalmak da doğrudur. Cismanî Cehennem; Allahü Teâlâ’yı görmekten mahrum kalmak cehenneminin yanında valilikten ve padişahlıktan mahrum kalmanın yanında; bir kimsenin kulağının çekilmesi gibidir.
(1) 102 – Tekâsür: S – 6.
İmam Gazâli-Kimyâ-yı Saadet
Bütün acıların sebebi, yaratılış icabı kendinin zıddı olan bir şeyin onu kaplamasıdır. Bedenin yaratılış olarak icabı; bu terkibin kendinde kalması; parçalarının, hücrelerinin olduğu gibi sağlam durmasıdır. Yara ile birbirinden ayrılınca, zıddı meydana gelir ve acı duyar. Yara, bir yeri diğerinden ayırır, aradaki bütün hücrelere ateş düşer ve birbirinden ayrılırlar. Her hücresi ayrı bir acı duyar. Bunun için ateşin acısı çok zor ve şiddetlidir. O hâlde, kalbte yaratılış icabı olması gereken şeyin yerine onun zıddı yerleşince, ruhta onun acısı daha büyük olur.
Kalbin yaratılışının icabı, Allahü Teâlâ’yı bilmek ve görmektir. Onda bunun zıddı olan görmemezlik yerleşirse, acısı sonsuz olur. Eğer böyle olmasaydı, kalbler bu dünyada ölümden önce hasta olmaz, bu görmemezlik hastalığına düşmezdi. Fakat insanın eli, ayağı uyuşsa ve bir hissizlik meydana gelse, bu esnada ateş o uzvuna değse, uyuşukluğunun gitmesinin sebebini o anda anlayamaz. Ateşe değince bir yolla büyük bir kapı bulur. Bunun gibi kalbler, dünyada, uyuşuk ve hissiz olur ve bu uyuşukluk ölümle kalkar; bu ateş bir yolunu bulup, ruhun içinden yükselir. Bu başka bir yerden gelmiyor. Kendisi beraberinde götürmüştür ve onun içindedir. Fakat ilm-i yakîn ile bilmediği için, onu göremedi. Orada ise ayne’l-yakîn sahibidir, her şeyi görmektedir. Bunun için âyet-i kerimede, «Böyle değildir! Eğer ilm-i yakin ile bilseydiniz, elbette Cehennemi görürdünüz» (1), buyuruldu.
Şeriatın, cismani olan Cehennem ve Cenneti uzun uzun anlatmasının sebebi, onları herkesin bilmesi ve anlayabilmesi mümkün olduğu içindir. Fakat bu sözümüzü beğenmeyenler, zorluk ve büyüklüğünü anlayamayanlar çoktur. Hususan bir çocuğa «Çalış öğren, öğrenmezsen babanın valiliği ve hükümeti sana kalmaz, sen de o saadetten mahrum kalırsın» dersen, o bunun ne demek olduğunu anlamaz ve kalbinde ona büyük görünmez. Fakat, «Bunu öğren, yoksa muallim kulağını çeker!» dersen, bundan korkar.
Çünkü, bunun ne demek olduğunu anlar. Muallimin çocuğun kulağını çekmesi doğru olduğu gibi, babanın padişahlığından mahrum olmak ateşi de doğrudur. Muallimin talebesinin kulağını çekmesi onu terbiye etmek içindir. Bunun gibi cismanî (maddi) Cehennem de haktır, doğrudur ve Allahü Teâlâ’yı görmekten mahrum kalmak da doğrudur. Cismanî Cehennem; Allahü Teâlâ’yı görmekten mahrum kalmak cehenneminin yanında valilikten ve padişahlıktan mahrum kalmanın yanında; bir kimsenin kulağının çekilmesi gibidir.
(1) 102 – Tekâsür: S – 6.
İmam Gazâli-Kimyâ-yı Saadet
Ölen Kişiye Yapılacak İşlemler Nelerdir?
Cenaze İşlemlerinin Yapılmasında Acele EtmekÖlen Kişiye Yapılacak İlk İşlemler I. Bölüm 1 İlim Saati
Kıbleye Çevirmelidir
Ağzı Kapatılır, Gözler Yumulur, Örtü Çekilir
Cenaze İşlemlerinin Yapılmasında Acele Etmek
Cenaze için yapılan hazırlıkların tümüne “teçhiz”, kefenlenmesine “tekfin”, kabre konulmasına da “defin” denir. Buna göre, ölen bir Müslümanı yıkamak, kefenlemek, cenaze namazını kılıp dua etmek ve bir kabre kadar taşımak ve gömmek müminler üzerine bir farz-ı kifâyedir. Bu nedenle ölüm olayı tahakkuk edince, söz konusu işlemleri, en yakınları veya komşu, dost ve arkadaşları tarafınndan süratle tamamlanmalıdır. Zira Resülullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem], bu işlemlerin bir an önce yerine getirilmesini tavsiye ederek şöyle buyurmuştur:
“Cenazeyi defnetmekte acele ediniz. Eğer ölü, iyi bir kişi ise onu (bir an evvel kabrindeki hayır ve sevabına) ulaştırmış olursunuz. Şayet bu cenaze iyi bir kişi değilse, onu omuzlarınızdan çabuk indirip bırakmış olursunuz.” (Tirmizî, Cenâiz, 30.)
Hadis-i şerifte kastedilen acele etmek, ölüm kesinleştikten sonra defin gibi işlemlerinin çabucak yerine getirilmesidir. Çünkü cenazenin ihtiyaçtan fazla ailesinin gözü önünde bekletilmesi doğru değildir. Resülullah sallallahu aleyhi vessellem dönemindeki uygulama da bu yönde olmuştur. O halde bir mazeret yoksa cenaze bir an önce istirahatgâhına tevdi edilmelidir. Bu durumda akraba, komşu, arkadaş ve diğer yakınlarının cenaze namazım kılmak için gayret sarf etmeleri gerekir.
Ensardan Husayn b. Vahvah’tan [radıyallahu anh] rivayet edildiğine göre Talha b. Berâ [radıyallahu anh] hastalanmıştı. Resül-i Ekrem [sallallahu aleyhi vesellem] onu ziyarete geldi. Çıkarken şöyle buyurdu: “Talha’ya ölümün yaklaştığını görüyorum. Ölecek olursa bana haber verin; teçhiz ve tekfîni işinde elinizi çabuk tutun. Çünkü bir Müslümanın cesedini ailesi yanında bekletmek uygun değildir” (Ebü Davud, Cenâiz, 38)
2. Kıbleye Çevirmelidir
Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir. Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için, “Ölü ve dirilerinizin kıblesidir” (Ebû Davud, Vesâyâ,10.) buyurmuştur. Hz. Fâtıma da [radıyallahu anhâ] vefat etmeden birkaç dakika önce, Ümmü Selmâ’ya [radıyallahu anhâ], “Beni kıbleye çevir” demiştir. Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek mümkün olmazsa sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Sırtına, ensesine yastık gibi şeyler konup başı yükseltilerek yüzü kıbleye gelecek şekilde ve ayakları kıbleye uzanık duruma getirilmesi aynıdır. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır. (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 5/1183-184.
3. Ağzı Kapatılır, Gözler Yumulur, Örtü Çekilir
Hasta vefat edince ağzı kapatılır. Bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yan tarafına getirilir. Karnının şişmemesi için üzerine demir ve benzeri bir cisim konulabilir. Bunu yaparken şu dua okunabilir:
“Allah’ın ismiyle ‘ve Resülullah’ın milleti (dini) üzerinde olsun. Allahım, onun işini kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay eyle. Ve sana kavuşmakla kendisini bahtiyar kıl. Varacağı yeri (ahireti) çıktığı yerden (dünyadan) daha hayırlı eyle!”
Ayrıca vefat eden kişinin üzerine bir de örtü çekilir. HZ. Aişe’den [radıyallahu anhâ] rivayet edildiğine göre, Resülullah [sallallahu aleyhi vesellem] vefat ettiği zaman, üzeri hibera denilen (pamuklu bir) Yemen kumaşı ile örtülmüştür. (Buhârî, Libas 18; Müslim, Cenâiz, 45; Ahmed b. Hanbel, eI-Müsned, 6/153, 269.) Vefat eden kişinin üzerini bir örtüyle örtmek müstehaptır. Çünkü bu örtü, O kimsenin vefatı ile cesedinde meydana gelecek çirkin manzaraları ve avret mahallini gizler. Şişmemesi için karnının üzerine bir demir parçası koymak adettendir. Ölünün kaldığı hücre yalnız bırakılmamalı, odaya cünup ve hayızlı kimseler girmemeleri vee yıkama işine başlayıncaya kadar üzerine bir örtü çekilmelidir. Eğer cenazeye yardım edecek ne bir kimse yoksa az önce söylediğimiz, gözlerin kapatılması, âzaların düzeltilmesi gibi abdestsiz olarak yapılabilecek hizmetleri kişinin hanımı hayızlı da olsa yapabilir.
Son Nefeste İman / Hüseyin Okur
Kıbleye Çevirmelidir
Ağzı Kapatılır, Gözler Yumulur, Örtü Çekilir
Cenaze İşlemlerinin Yapılmasında Acele Etmek
Cenaze için yapılan hazırlıkların tümüne “teçhiz”, kefenlenmesine “tekfin”, kabre konulmasına da “defin” denir. Buna göre, ölen bir Müslümanı yıkamak, kefenlemek, cenaze namazını kılıp dua etmek ve bir kabre kadar taşımak ve gömmek müminler üzerine bir farz-ı kifâyedir. Bu nedenle ölüm olayı tahakkuk edince, söz konusu işlemleri, en yakınları veya komşu, dost ve arkadaşları tarafınndan süratle tamamlanmalıdır. Zira Resülullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem], bu işlemlerin bir an önce yerine getirilmesini tavsiye ederek şöyle buyurmuştur:
“Cenazeyi defnetmekte acele ediniz. Eğer ölü, iyi bir kişi ise onu (bir an evvel kabrindeki hayır ve sevabına) ulaştırmış olursunuz. Şayet bu cenaze iyi bir kişi değilse, onu omuzlarınızdan çabuk indirip bırakmış olursunuz.” (Tirmizî, Cenâiz, 30.)
Hadis-i şerifte kastedilen acele etmek, ölüm kesinleştikten sonra defin gibi işlemlerinin çabucak yerine getirilmesidir. Çünkü cenazenin ihtiyaçtan fazla ailesinin gözü önünde bekletilmesi doğru değildir. Resülullah sallallahu aleyhi vessellem dönemindeki uygulama da bu yönde olmuştur. O halde bir mazeret yoksa cenaze bir an önce istirahatgâhına tevdi edilmelidir. Bu durumda akraba, komşu, arkadaş ve diğer yakınlarının cenaze namazım kılmak için gayret sarf etmeleri gerekir.
Ensardan Husayn b. Vahvah’tan [radıyallahu anh] rivayet edildiğine göre Talha b. Berâ [radıyallahu anh] hastalanmıştı. Resül-i Ekrem [sallallahu aleyhi vesellem] onu ziyarete geldi. Çıkarken şöyle buyurdu: “Talha’ya ölümün yaklaştığını görüyorum. Ölecek olursa bana haber verin; teçhiz ve tekfîni işinde elinizi çabuk tutun. Çünkü bir Müslümanın cesedini ailesi yanında bekletmek uygun değildir” (Ebü Davud, Cenâiz, 38)
2. Kıbleye Çevirmelidir
Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir. Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için, “Ölü ve dirilerinizin kıblesidir” (Ebû Davud, Vesâyâ,10.) buyurmuştur. Hz. Fâtıma da [radıyallahu anhâ] vefat etmeden birkaç dakika önce, Ümmü Selmâ’ya [radıyallahu anhâ], “Beni kıbleye çevir” demiştir. Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek mümkün olmazsa sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Sırtına, ensesine yastık gibi şeyler konup başı yükseltilerek yüzü kıbleye gelecek şekilde ve ayakları kıbleye uzanık duruma getirilmesi aynıdır. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır. (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 5/1183-184.
3. Ağzı Kapatılır, Gözler Yumulur, Örtü Çekilir
Hasta vefat edince ağzı kapatılır. Bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yan tarafına getirilir. Karnının şişmemesi için üzerine demir ve benzeri bir cisim konulabilir. Bunu yaparken şu dua okunabilir:
“Allah’ın ismiyle ‘ve Resülullah’ın milleti (dini) üzerinde olsun. Allahım, onun işini kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay eyle. Ve sana kavuşmakla kendisini bahtiyar kıl. Varacağı yeri (ahireti) çıktığı yerden (dünyadan) daha hayırlı eyle!”
Ayrıca vefat eden kişinin üzerine bir de örtü çekilir. HZ. Aişe’den [radıyallahu anhâ] rivayet edildiğine göre, Resülullah [sallallahu aleyhi vesellem] vefat ettiği zaman, üzeri hibera denilen (pamuklu bir) Yemen kumaşı ile örtülmüştür. (Buhârî, Libas 18; Müslim, Cenâiz, 45; Ahmed b. Hanbel, eI-Müsned, 6/153, 269.) Vefat eden kişinin üzerini bir örtüyle örtmek müstehaptır. Çünkü bu örtü, O kimsenin vefatı ile cesedinde meydana gelecek çirkin manzaraları ve avret mahallini gizler. Şişmemesi için karnının üzerine bir demir parçası koymak adettendir. Ölünün kaldığı hücre yalnız bırakılmamalı, odaya cünup ve hayızlı kimseler girmemeleri vee yıkama işine başlayıncaya kadar üzerine bir örtü çekilmelidir. Eğer cenazeye yardım edecek ne bir kimse yoksa az önce söylediğimiz, gözlerin kapatılması, âzaların düzeltilmesi gibi abdestsiz olarak yapılabilecek hizmetleri kişinin hanımı hayızlı da olsa yapabilir.
Son Nefeste İman / Hüseyin Okur
Yedi Deniz Nedir? Nerededir?
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetname adlı eserinin dördüncü fasılında yedi deniz, sekiz kaf dağı, yedi kat yerleri ve her tabakasının sakinlerini, Cehennemin yedi tabakasını ve her birinde bulunanları, kıyamet alametlerini, kıyamet hallerini, alemin yok oluşunu ve mahşerdeki korkuları beş bölüm halinde bildirir.
I. Bölüm: Yedi deniz, dağlar, yerler ve Cehennemi kısaca bildirir.
Ey aziz! Tefsir ve hâdis âlimleri ittifakla şöyle bildirmişlerdir:
Allahü Teâlâ gökleri ve yerleri yaratmayı istediğinde, önce bildirdiğimiz yeşil cevherin suyundan Cennetler ve hazineler altında kalan artığın saf ve lâtifinden yedi kat gökleri yaratmıştır. Ondan kalan bulanık ve kesifini birbirine vurmuştur. Yüze çıkan köpüğü ve yükselen dalgaları dondurunca yerler ve dağlar meydana gelmiştir. Dağlar yerin direkleri olmuştur. Sonra bütün dağların damarlarını yeryüzünü çevreleyen Kaf Dağına bağlamıştır. Bir büyük meleği zelzeleye vekil edip dağların damarlarını onun emrine vermiştir. Hak Teâlâ bir yerin halkını günahtan men etmek istediğinde, o melek o yerin damarını hareket ettirir. Böylece o yerin halkı o zelzeleden korkarak kendilerine gelip Allâhü Teâlâ’ya yönelerek ibadet ve tâat yaparlar.
Hakk Teâlâ yeryüzünden sonra yedi denizi yaratmıştır.
En küçüğü Arzın etrafını Kaf Dağının ötesinden kuşatmıştır. İsmi Bahr-i Muhittir. Onun ötesinde ikinci deniz vardır. İsmi Kaynes’dir. Onun ötesinde ismi Esam olan üçüncü deniz vardır. Onun ötesinde ismi Muzlem olan dördüncü deniz vardır. Onun ötesinde ismi Mirmas olan beşinci deniz vardır. Onun ötesinde ismi Sâkin olan altıncı deniz vardır. Onun ötesinde ismi Bâki olan yedinci deniz vardır.
Bütün bu denizler birbirini içine almıştır. Her denizin eni beş yüz yıllık yoldur. Hakk Teâlâ yeşil cevherin bakiyesinden iki deniz arasında ve birinci deniz ile yerin etrafı arasında birde yedinci denizin ötesinde olmak üzere sekiz yeşil Kaf Dağı yaratmıştır. Her bir Kaf Dağı’nın genişliği beş yüz yıllık yoldur. Sonra Hakk Teâlâ kudreti ile çadırlar gibi olan bu Kaf Dağlarının yedisinin üzerine yedi semânın etrafını kubbeler gibi kondurmuştur. Sekizinci Kaf Dağı dünya semâsının içinde Bahr-i Muhit ile Arz arasında hepsinden ayrı ve tek başına kalmıştır. Bu yeşil dağ semâ içinden güneş ışıkları, ay nurları ve yıldızlar parlayıp, şuâları Kaf Dağı’ndan havaya aksettiğinden renksiz havayı gök mavisi gösterir. Halk bunu semânın rengi zanneder.
Hakk Teâlâ yedi denizin her birini balıklar gibi binlerce çeşit mahlûklarla doldurmuştur. Yedinci kat göğün duvarı olan Kaf Dağı’nın ötesinde büyük bit yılan yaratmıştır. Bu yılan o büyük dağı, başı kuyruğuna gelecek şekilde çevrelemiştir. Kıyamete kadar Hakk Teâlâ’ya yüksek sesle tesbih eder. Yedi denizin ortasında yedi kat yer, bir gemi gibi hareketli ve dönüp dururken Hakk Teâlâ’ya, yedi kat yerin etrafını kavrayıp bir omuzu üzerinde durduran bir büyük melek yaratmıştır. O meleğin, ayağını basması için yeşil yakuttan kare şeklinde bir büyük kaya yaratmıştır. Bu kayanın üst yüzünde bin vâdi yaratıp her birini su ile doldurup denizler gibi yaparak her birini binlerce çeşit mahlûklarla doldurmuştur. Hakk Teâlâ o yakut kayayı sabit tutmak için bir büyük kırmızı boğa yaratmıştır. Bu boğanın kırk bin başı, kırk bin boynuzu ve kırk bin ayağı vardır. Her iki ayağı arası bin yıllık yoldur. Büyük yakut kayayı boynuzları ve sırtı üzerinde taşır. Bu boğanın adı Liyunan’dır. Sonra Hakk Teâlâ bu boğanın ayaklarının karar etmesi için bir büyük balık yaratmıştır. Yedi deniz onun ağzında bir damla gibidir. Sonra Hakk Teâlâ balığın altında büyük bir deniz yaratmıştır. Balıklar bu denizde hareketsiz durmaktadır. Sonra Hakk Teâlâ bu denizin altında yedi tabaka Cehennemi yaratmıştır ki, büyük deniz Cehennem üzerinde sâkin olmuştur. Hakk Teâlâ yedi Cehennemin altında Sa’ir ve Sekar adlı tabakaların üzerinde durduğu keskin rüzgârı yaratmıştır. Sonra o rüzgarın altında karanlık ve onun altında bir perde yaratmıştır. Mahlûkların ilmi o perdeye kadardır. Mülkünü ve mülkünde olanları en iyi Allahü Teâlâ bilir.
I. Bölüm: Yedi deniz, dağlar, yerler ve Cehennemi kısaca bildirir.
Ey aziz! Tefsir ve hâdis âlimleri ittifakla şöyle bildirmişlerdir:
Allahü Teâlâ gökleri ve yerleri yaratmayı istediğinde, önce bildirdiğimiz yeşil cevherin suyundan Cennetler ve hazineler altında kalan artığın saf ve lâtifinden yedi kat gökleri yaratmıştır. Ondan kalan bulanık ve kesifini birbirine vurmuştur. Yüze çıkan köpüğü ve yükselen dalgaları dondurunca yerler ve dağlar meydana gelmiştir. Dağlar yerin direkleri olmuştur. Sonra bütün dağların damarlarını yeryüzünü çevreleyen Kaf Dağına bağlamıştır. Bir büyük meleği zelzeleye vekil edip dağların damarlarını onun emrine vermiştir. Hak Teâlâ bir yerin halkını günahtan men etmek istediğinde, o melek o yerin damarını hareket ettirir. Böylece o yerin halkı o zelzeleden korkarak kendilerine gelip Allâhü Teâlâ’ya yönelerek ibadet ve tâat yaparlar.Hakk Teâlâ yeryüzünden sonra yedi denizi yaratmıştır.
En küçüğü Arzın etrafını Kaf Dağının ötesinden kuşatmıştır. İsmi Bahr-i Muhittir. Onun ötesinde ikinci deniz vardır. İsmi Kaynes’dir. Onun ötesinde ismi Esam olan üçüncü deniz vardır. Onun ötesinde ismi Muzlem olan dördüncü deniz vardır. Onun ötesinde ismi Mirmas olan beşinci deniz vardır. Onun ötesinde ismi Sâkin olan altıncı deniz vardır. Onun ötesinde ismi Bâki olan yedinci deniz vardır.
Bütün bu denizler birbirini içine almıştır. Her denizin eni beş yüz yıllık yoldur. Hakk Teâlâ yeşil cevherin bakiyesinden iki deniz arasında ve birinci deniz ile yerin etrafı arasında birde yedinci denizin ötesinde olmak üzere sekiz yeşil Kaf Dağı yaratmıştır. Her bir Kaf Dağı’nın genişliği beş yüz yıllık yoldur. Sonra Hakk Teâlâ kudreti ile çadırlar gibi olan bu Kaf Dağlarının yedisinin üzerine yedi semânın etrafını kubbeler gibi kondurmuştur. Sekizinci Kaf Dağı dünya semâsının içinde Bahr-i Muhit ile Arz arasında hepsinden ayrı ve tek başına kalmıştır. Bu yeşil dağ semâ içinden güneş ışıkları, ay nurları ve yıldızlar parlayıp, şuâları Kaf Dağı’ndan havaya aksettiğinden renksiz havayı gök mavisi gösterir. Halk bunu semânın rengi zanneder.
Hakk Teâlâ yedi denizin her birini balıklar gibi binlerce çeşit mahlûklarla doldurmuştur. Yedinci kat göğün duvarı olan Kaf Dağı’nın ötesinde büyük bit yılan yaratmıştır. Bu yılan o büyük dağı, başı kuyruğuna gelecek şekilde çevrelemiştir. Kıyamete kadar Hakk Teâlâ’ya yüksek sesle tesbih eder. Yedi denizin ortasında yedi kat yer, bir gemi gibi hareketli ve dönüp dururken Hakk Teâlâ’ya, yedi kat yerin etrafını kavrayıp bir omuzu üzerinde durduran bir büyük melek yaratmıştır. O meleğin, ayağını basması için yeşil yakuttan kare şeklinde bir büyük kaya yaratmıştır. Bu kayanın üst yüzünde bin vâdi yaratıp her birini su ile doldurup denizler gibi yaparak her birini binlerce çeşit mahlûklarla doldurmuştur. Hakk Teâlâ o yakut kayayı sabit tutmak için bir büyük kırmızı boğa yaratmıştır. Bu boğanın kırk bin başı, kırk bin boynuzu ve kırk bin ayağı vardır. Her iki ayağı arası bin yıllık yoldur. Büyük yakut kayayı boynuzları ve sırtı üzerinde taşır. Bu boğanın adı Liyunan’dır. Sonra Hakk Teâlâ bu boğanın ayaklarının karar etmesi için bir büyük balık yaratmıştır. Yedi deniz onun ağzında bir damla gibidir. Sonra Hakk Teâlâ balığın altında büyük bir deniz yaratmıştır. Balıklar bu denizde hareketsiz durmaktadır. Sonra Hakk Teâlâ bu denizin altında yedi tabaka Cehennemi yaratmıştır ki, büyük deniz Cehennem üzerinde sâkin olmuştur. Hakk Teâlâ yedi Cehennemin altında Sa’ir ve Sekar adlı tabakaların üzerinde durduğu keskin rüzgârı yaratmıştır. Sonra o rüzgarın altında karanlık ve onun altında bir perde yaratmıştır. Mahlûkların ilmi o perdeye kadardır. Mülkünü ve mülkünde olanları en iyi Allahü Teâlâ bilir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)






